ZİFİRİ

Bıçkın bir kaldırımın ortasında buluvermiştim kendimi. Tren raylarının bıraktığı izlere bakıyor, bunun buradan geçmemesine dair kendimi iknaya şahlanıyordum. Yanlış yerde duran şeyler daima içime huzursuzluk üflerdi. Rayları dedim alıp kondursam mı çığsız bir dağ yamacına. Yoksa kaldırımı mı taşraya kursam. Belki de kendi yerim yanlıştır. Diksem dedim gökyüzüne, örsem iki düz bir ters. Bütün seçenekler masadaydı, ben yerdeydim. Önceleyin bir gölge düştü kaburgama. Zifiri karanlıkta “bu ne gölgesi” diye doğruldum kucağıma. Besbelli bir ebabildir bu diye hayretlere vardım. Işık yoktu, gölge vardı, kimsecikler kaldı.     

Çözmem gereken meseleler kıs kıs gülüyordu şahdamarıma. Zoruma gitmesin diye kalkıp ceketimi iliklemek istedim. Önümde duran çöp kutusunu mitolojik kahramanlar gibi sardım. Bir gayret, bir gayret, bir gayret derken dirildim. Göz göze geldik tekir kediyle. Çok korkutmuş olacağım ki gökyüzüne yuvarlandı. Gönlümü almamış kim varsa hepsinin selamıyla uzattım elimi. Avuçlarıma kondu. Af diledim. Kırgınlıklara atıfta bulunarak öptü parmaklarımı. Veda busesini gömleğimin cebine iliştirdim. Artık sadece biraz daha yürümek ve köprülere tutunmak istiyordum. Ellerimle dizlerimi kavuşturup hasret gidermelerini sağladım. Her şey hazır ben nazırdım. Varılacak noktayı kestiremesem de çoban yıldızına giderim diye düşündüm en kötü ihtimalde. Mütemadiyen aynı yöne gidersem yine aynı yere varırım, kendime kavuşurum en iyi ihtimalde.

Oldum olası aradığım şeyleri bulmakta zorluk çekerdim. Sonra bir gün bir tavsiye verdi annem. “Şeytan aldı götürdü, satamadan getirdi.” dersen aradığını bulursun dedi. Hiçbir zaman hiçbir şeyde yanılmazdı. Yıllar boyu bu tekerlemeyi söyleyip aradıklarımı buldum. Bunun sözcüklerle ilgisi yoktu elbette, yine haklı çıkması için buldum her şeyi yerli yerinde. Fakat Sevgili Anneciğim, uykumu şeytan ne yapsın, üstelik satılığa çıkarılacak bir şey değil bu. Ben yine de sözünü dinliyorum, -sakın yanlış anlama- tekerlemeni söyleye söyleye geziniyorum koyuluklarda. Çok defa karanlık kızıla çalarken güneşe yalvardım. -Bilirim- beni güçsüz görmeyi hiç istemezsin. O yüzden yalvarırken yerlere kapanmadım, kuşluk vaktinin selamını sıkıştırdım araya. Öğrettiğin gibi ekmekleri ısladım önce, her gagaya eşit paylaştırdım. Hatta Bağ Bozumu Tanrısı Dionysos’a sunulan tragedyalar gibi adadım kendimi. Herhalde benim dileklerime sıra gelmedi. Kolay değil ki milyarlarca insanın isteklerine yetişmek. Ben yine de çok şey istememeye dikkat ediyorum, haddimi aşarsam çok gücenirsin bana. Her şeye rağmen ortada bir haksızlık yok mu sence de? Bugüne kadar kimsenin toz tanesini bile izinsiz üzerime kondurmamışımdır, yürürken hiç yaprak koparmadım mesela. Bütün bunlara rağmen ihtiyacı olan biri aldıysa üzülmem hiç -orası ayrı-.

Şimdi sen merak ediyorsundur, ne zamandır böyle diye. Anlatayım: Altı yüz elli bir gün önce başladı. “Kurban” diye bir film izledim. Hani ben iki parmağımla çenemi sarar da gözlerimi kısarım, sen de araya girip dalıp gitmemi engellemek için sorularınla yoklarsın ya. İşte o filmlerden… Daldım, gittim, gelemedim. Bir huzursuzluk gömleğini giydim göğsüme, tersten bağlanmış. Çözmek için makas aradım, kollarım yerli yerinde değildi. Çırpınmanın faydası olmadığını anlayınca teslim oldum. Uzandım öylece bulunduğum yere. Gözlerimi kapadım ama kafamın içi kapanmadı. Göz kapaklarımın içini görüyordum. Bir süre sonra tuhaf şekiller gezinmeye başladı. Birbirine ekleniyor, ayrışıyor, damlaşıyordu. Birkaç gün böyle sürüp gitti. İyice alıştım sabahın eşiğinde bulunmaya. Her gün diğer günün üzerine istiflenince ağır geliyormuş insana onu öğrendim. Yavaş yavaş dengem yerini düşüşlere bıraktı. Şöyle bir dinlensem yüküm azalır diye umut etmekten öteye gidemedim. Bana reva görülen bu yoksunluğu mutlaka bir yerlerden hak etmişimdir dedim, aramaya karar verdim. Gasp ettiğim bütün uykuları tek tek bulacak ve iyileştirecektim. Çok sürmedi ruhumu kendimden ayırmam. Süzülüverdim gökyüzüne guguk kuşu gibi. Uykudan uykuya gezdim, verdiğim bütün sancılar yüzüme çarpılıyor, acıyı burnumdan çekiyordum. Meğer ne çok sancı bırakmışım düşlerde. Hepsini öğrendikçe artık isyanımı kenara bıraktım, diyetime denk cezamı hafif bile buldum. Ne kadar süreceğini bilmiyordum ancak bedelini bütün kendiliğimle ödemeye söz verdim.

Aradan çok uzun zaman geçti. Kürek mahkumluğum, sonu olmayan bir okyanusun tam ortasındaydı. Evet, söz verdim. Hiç sızlanmadan çekecektim hepsini. Artık çok yoruldum. Göğüs kafesime kondurduğum bütün yaratılmışlar mutlu olsun diye her şeyimi veririm -bilirsin. Artık dayanacak gücüm kalmadı. Gezdiğim bütün uykularda önce kasıt aradım. Kastenlik yoktu, sadece bir müdafaa meselesiydi. Yine de hak verdim hepsine. Tek tek alnımı değdirdim hatalarıma. Çok sevdiğim bir çakım var ya hani kampa giderken yanımda götürürdüm. Bazı uykularda onunla ayırdım çarpıntılarımı. Alın bakın kara lekesi yoktur dedim, belki biraz zifir kalıntısı vardır. Gezilecek bir gece kalmayınca biraz umutlanmıştım -yalan yok-. Ne zaman ki o umudum da son kalıntısını yok etti ben de yok olmaya başladım. Yine kendim için bir şey istemiyorum ama bir yerden sonra zoruma gitmeye başladı. Bir ben mi kaldım dünyanın öfkesini dindiremediği, zamanın kırbacıyla şişirdiği ten? Kabul ediyorum, bu düzenle hiç anlaşamadık, hep dikine yürüdüm. Ama bunların bedelini zaten insanların kabullenmemesi olarak ödemedim mi? Halbuki ben sadece herkesin aynı nefesi aldığı bir dünya düşlemiştim. En çok yoksulların kursağını dert etmiştim kendime. Hiçbiri olmayacak olsa da düşlemenin ne zararı var? Eğer ki bunlar inanmışlığımın bedeliyse hiç dert etmem. Artık anladım, ben yutulana kadar bu döngü devam edecek. Artık acı duymuyorum, sadece eski suretimi diliyorum.

Kabullenişi içime çektim bu sabah. Aramayı bıraktım, teslimiyetin kucağına uzun bir koşu attım. O kadar uzun süre gitmişim ki geldiğim yeri unuttum bile. Nihayet beklediğim güneşsizlik vakti çöktü. Yıllar önce rüyamda gördüğüm tren raylarına ulaştım. Uzattım kollarımı dağın yamacına doğru. Bir kediyi çok korkuttum. Beni affetti ama sakın endişe etme. Bir köprü arıyordum ya onu buldum sonunda. Korkuluklarına tırmandım iğde ağacına çıkar gibi. Artık bir cevap aramayı bıraktığım için üzerimde bir şey kalmasın istedim. Gömleğimin cebini yokladım. Zifiri bir saç teli çıktı. Kopmuş saçları tutamam aslında. Bunu tuttum nedense. Parmağıma doladım senin tığ iplerini parmağına sardığın gibi. Ebabil kanat çırptı. İnsan almış, satıp öyle getirmiş. Oracıkta uyumuşum. Bir daha uyanmadım.

ANIL TOPÇU

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Write a Comment

Leave a Comment

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

ADN Bilişim Tarafından Tasarlandı