Önce dizlerini bıraktı çimenlerin üstüne, ardından uzandı yere sere serpe. Yanında dağılmış kamera ekipmanları, parçalanmış mercekler, boynu kopmuş bir tripod, yere saçılmış kablolar duruyordu. Yakalamak için günlerce aradığı manzara tam karşısındaydı ama o, uluyan tepelere doğru sadece hafif bir tebessüm bırakabildi. Toprağı avuçlayan parmaklarına konan alacasaksağan, parlayan her şeyi gagasında topluyordu ki Vüsat Bey’le göz göze geldi. “Benim de tabiatım böyle,” dedi kuş, mahcup bakışlarıyla ve var gücüyle kanatlarını çırpıp ardında bir esinti bıraktı.
Yürüyecek yol çok, zaman hiç olmadığı kadar kısaydı. En azından güneş batmadan köye varmak lazımdı. Vüsat Bey, bir yandan bütün ihtimalleri hesaplayıp bir yandan da belgeselin kompozisyonuyla oynuyordu zihninde. Otuz beş yıllık tecrübesine dayanarak böyle küçük yerlerde başına neler gelebileceğini bilirdi. Her şeye hazırlıklı olmasına olurdu da işin içine insan girdi mi bütün ihtimaller yeniden yazılırdı yeryüzünde.
Yolda süzülürken zihnine yapışmış bir anısı fısıldandı kulağına. Uzun yıllar önceydi, bir gazetede esrarengiz bir köyün haberini okumuştu. Bu köyde herkes bir uzvu eksik doğarmış. Kimi kolsuz, kimi kulaksız, kimi gözünün birinden yoksun… Sanki yaratılıştan önce eksik kalmış ya da doğarken bir parçalarını başka bir âlemde unutmuş gibiymişler. “Bunun belgeselini yapmalı,” diyerek yollara düşmüştü Vüsat Bey. Yüzlerce kilometre aşındırmış, tepeleri delip geçmiş, vadileri soluklayıp sonunda köye varmıştı.
Gördüğünde inanamamıştı; köy, incecik bir düş ipliğiyle düğümlenmiş gibiydi. İnsanlarla röportaj yaparken sağ gözü olmayan oğlanla sol kulağı olmayan kızın aşkını duyunca içinde bir sızı belirmişti. Sanki onların sevdası, yeryüzünün en büyük mucizesiydi. Hemen bulmuştu onları; oğlan kıza bakarken her şeyi yarım görüyor, kız oğlanın sözlerini yalnızca tek kulağıyla duyuyordu. Ama ruhları tamamdı birbirlerinde. Kızın babası ise inat etmiş, “Biri sağdan biri soldan olmaz; dünyayı aynı yerden göremezler, sözleri aynı yönden duyamazlar,” demişti. Vüsat Bey, biliyordu ki sevda böyle şeylere bakmazdı, kavuşsunlar diye arabaya atıp doğruca belediyeye nikâhlarını kıymaya götürmüştü. Yol boyunca ağaçlar eğildi, kuşlar sustu, bulutlar şekilden şekile girdi.
Nikâh memuru da o köyden çıkmasın mı? “Dilsiz Halil” derlermiş ona. Dili yoktu ama gözleri konuşuyormuş. Bakışlarıyla anlayıp her şeyi ve hemen yetiştirdi kızın babasına haberi. Zaman bir yumak gibi dolandı birbirine. Jandarmalar iki gün nezarette tutup Vüsat Bey’i “Bir daha buralarda gözükme, burası senin bildiğin yerlerden değil,” deyip kışkışladılar oralardan. Kamerasında tek bir kare bile yoktu, sadece belleğinde taşıyordu köyün izlerini. Arkasına bakmadan döndü doğruca evine. Bazen hâlâ rüyalarında görür o köyü, uyanınca kendi bedenine bakar, neyi eksik diye.
Bunun gibi onlarca hikâye doluydu heybesinde. Küçük yerlerin insanıyla konuşmasını bilirdi. Hata üstüne hata yaparak çözmüştü bir şekilde onları da. Onu uzaktan gören köylü küpesine bakar, “Ağarmış sakalından utan!” derdi. Sonra bir konuşurdu ki derebeylerini hümanist ederdi oracıkta. Yolda bütün hatıralarını yâd ede ede yürürdü ki çabuk bitsin, varsın ulaşsın istediği yere diye.
Yadigâr köyüne varmak üzereyken bir çoban gözüktü, el etti, emrivaki ile misafirperverlik arasında bir hareketle yanına çağırdı onu. Çoban, şöyle baştan aşağı bir süzdü Vüsat Bey’i, geliyordu beklenen, biliyordu. “Hayrola ağam, yol nereye?” dedi. Vüsat Bey sakallarını sıvazladıktan sonra, “Yadigâr köyüne gidiyorum kısmetse kardeş,” dedi. Çobanların afallamasına alışkındı, bu görüntüden böyle tanıdık bir ses beklemezlerdi -bilirdi-.
“Ne işin var ki oralarda?” diye sordu çoban ve torbasından aldığı yarım avuç tütünü sardı ustalıkla. Bir tane de Vüsat Bey’e uzattı. Çoban, onun öksüreceği anı kollayıp “Sizin şehirli cigaralara benzemez bu, adamı çok öksürtür,” sözünü hazırlamıştı ki Vüsat Bey hiç teklemeden dumanı savurdu havaya. Hayret ve merak dolu bakışların altında çobanın ağzı açık kaldı. Araya giren sessizliği bozmak lazım gelirdi.
“Ben Mustafa, bu ovaların çobanıyım, avuç içi gibi bilirim burayı. Sen hiç geldin miydin buralara, yolun nasıl düştü söyle bakalım,” dedi.
“Ben de Vüsat, buraları bilmem, gittiğim hiçbir yeri bilmem ama senin gibi adamlara sora sora öğrenirim hep,” diye karşılık verdi ama asıl soruyu cevaplamamıştı Vüsat Bey. Bu aralıkları bilerek bırakırdı, diyalogların kurdu olmuştu yıllardır geze geze.
Mustafa tütününü söndürdükten sonra devamını beklercesine yüzüne dikti gözlerini. Vüsat Bey sakin sakin anlattı: “Ben belgeselciyim, yıllardır böyle Anadolu’da gezerim ve tuhaf bir hikâye duyunca yola düşerim. Sonra orada işin aslını öğrenip çekim yaparım.”
Mustafa için duyduklarını hazmetmesi kolay değildi, bütün hayatı belirli çizgilerin ve kuralların içinde yazıldığı için dünyasına ait olmayan bir şeyi sindirmesi zaman alacaktı.
“Valla ağam, şu denize karşı tepelerin ardında tükettim ömrümü, hiç duymadımdı böyle bir zanaat. Çok para kazanır mısın bari?” diye sordu.
Vüsat Bey gülümsedi: “Karnımız doyuyor, şükür be Mustafa,” diye karşılık verdi. “Sen bana şu Yadigâr köyünü bir anlat önce, doğru mudur duyduklarım?”
Mustafa elini cebine atıp öylesine karıştırdı. Cevapları şıngırdayan bozuk paralarında aradı. Birkaç kez dudağını ısırdıktan sonra “Kara demlikte çayım var, bir bardak içelim de öyle anlatayım,” dedi. Vüsat Bey, çobanların o çayı sadece içinin kaynadığı adamlara verdiğini bilirdi, gülümsedi ve Mustafa’nın sırtına dokundu. Bir ceviz ağacının altına oturdular ve bardaklar doldu. Mustafa görebildiği en uzak noktaya gözlerini dikip anlatmaya başladı.
“Yadigâr köyü, eski bir köy değildir. Evveliyatı otuz beş kırk sene öncesine dayanır. Burası daha köy değilken devlet kocaman bir bina yaptırmış. Eşraf köylüler gelip gidip ‘Buraya ne binası yapılıyor ustam?’ demişler. Ustalar ölümüne ant içmiş gibi susmuşlar, ağızlarını bıçak açmamış. Gün gelmiş nihayet kapıları da takılınca artık bahçesinde nöbet tutmaya başlamışlar meraklarından. Bir kuşluk vaktinde iki otobüs yanaşmış bahçesine, içeriden inenleri gördükçe vah vahlayıp dövünmüşler. Kimilerinin yazık yazık diye iç çekişleri bir şu dağa bir bu dağa çarpmış. O günden beri de ses hiç kesilmedi. Kulağını toprağa doğru iyice verdin mi duyarsın onları.”
Mustafa son yudumunu aldıktan sonra tütününü boş bir tabakta söndürdü. Kül kokusu girdi aralarına. Vüsat Bey, heyecanlı duruşunu iki dudağı arasına sıkıştırdı. Gözlerini yere dikti. Mustafa biraz nefeslendikten sonra devam etti.
“Otobüslerden inen çocukların gözünde fer kalmamış hiç; kir içinde yüzleri, yırtık pırtık kara lastikleri ve üstlerindeki elbiseler tozdan topraktan aynı renge dönmüş. Mesele sonra anlaşılmış: Bu çocukların anası babası yokmuş, varmış ama yokmuş. Sormuş soruşturmuşlar da ölenlerinki şehirdeymiş. Terk edilenler buraya getirilmiş. Burada yaşamaya başlamışlar, kendi kendilerine iş tutup ekmek yapmışlar. Gel zaman git zaman iyice yuva bellemişler. Sonra bir gün onlara erzak getirenler de gelmemeye başlamış. Unutmuşlar onları.”
Vüsat Bey bir hışımla yerinden kalktı. “Nasıl unutulur yahu, Mustafa sen benimle alay mı ediyorsun?” dedi.
Mustafa gözlerini hızlı hızlı kırptı ve “Ben duyduğumu söylüyorum beyim, yalanım varsa iki gözüm önüme aksın. Nenem böyle anlattıydı,” diye karşılık verdi ve hiçbir suçunun olmadığı bu sohbette yargılanması yüreğine dokundu. Vüsat Bey bu mahcubiyet karşısında Mustafa’nın yanına oturup koluna girdi. Bu, aynı zamanda bir affedilme talebiydi. Mustafa onu hiç suçlamadı, tazelediği çayla birlikte anlatmaya devam etti.
“Çocuklar artık kendine bakar duruma geldikleri için kimsecikleri aramamışlar. Ne tuhaf değil mi, insanın kimsesizliğe alışması? Kırk yana dönersin de aynı yer yara yapar. Gel zaman git zaman o binadan çıkıp küçük küçük evler yapmışlar. Her biri bir yuvaya benzemiş.”
Mustafa sustu ve koyunlara uzun bir ıslık çaldı. Hepsi bu ciğerden gelen sesi emir belledi ve bir öbek oldular. Mustafa, Vüsat Bey’e çakır gözleriyle baktı. Vüsat Bey, bir çobanın gidiş vakti gelince kenara çekilmesini iyi bilirdi.
“Şu tepeyi aştıktan sonra doğuya doğru git, meydanda bir köy kahvehanesi var, oraya uğra ve selamımı söyle, sana anlatacaklardır devamını,” dedi Mustafa.
Vüsat Bey Mustafa’ya hakikati ararcasına sarıldı. Aradan birkaç yüzyıl geçti, hafif bir yel önce ensesine sonra yapraklara dokundu, çıtırtılara sebep olup yok oldu. Vüsat Bey nefes alıp veren her şeyden uzaklaştı, doğuya doğru attığı her adımda vücudunu saran o ürpertiyle bütünleşti. Nihayet son adımını attı ve köyün kendisinden daha eski olan tabelaya bakakaldı: “Yadigâr Köyü, Nüfus: 30+60”
Yüzüne tebelleş olan sinekleri kovdukça yenisi geldi, bir noktadan sonra savaşmayı bırakıp kanının emilmesine müsaade etti. Yanaklarını kaşıya kaşıya köyün meydanına ilerledi. Öyle bir sessizlik vardı ki cırcır böcekleri ve bülbüller bütün tınıları ezip geçiyordu. Doğruca kahvehaneye girdi, gölgede oturan üç adama selam verdi. Selamı havaya karıştı, alan olmadı. Sakalını eliyle düzeltip “Çoban Mustafa tarif etti burayı, yolcuyum,” dedi. Bütün bakışlar aynı anda aynı hizada yüzüne çarptı. Ayakta hoşlayıp buyur ettiler. Böylesine işe yarayan bir selamı daha önce görmemişti.
İçlerinde en yaşlı olanı girdi lafa: “Nerden gelip nereye gidiyorsun?”
Vüsat Bey, “İstanbul’dan kalkıp geldim; Yadigâr köyünü arıyorum,” dedi ve yorgun dizlerini biraz ovdu, sırtını sandalyeye iyice yasladı.
İçlerinde en genç olan atıldı bu sefer: “Doğru yere gelmişsin, hoş gelmişsin, ne diye geldin, onu da deyiver,” Vüsat Bey sakallarından bir kez daha güç aldı ve anlatmaya başladı:
“Ben belgeselciyim, böyle karış karış gezerim her yeri. Nerede anlatılacak bir hikâye varsa orada alırım soluğu. Orada yaşayanlarla konuşur sohbet ederim, bir yandan filme çekerim. Sonra televizyona veririm. Duydum ki Yadigâr köyünün de tuhaf bir hikâyesi varmış. Yolda Mustafa ile rastlaştık. Sağ olsun bana epey bir kısmını anlattı ancak yarıda kaldı sohbetimiz. Koyunları götürmesi gerekiyordu. Devamını sizden dinlemeye geldim, müsaadeniz olursa.”
Kahvehane sahibi içerden daha fazla dinlemeye dayanamadı. “Doğrudur, koyunların gitme vakti geldi mi çoban da yanlarından ayrılmamalı. Bu işin kanunu da yazılı değil emme böyledir.”
Ardından derin bir sessizlik oldu. Sanki Vüsat Bey hiç konuşmamış, sadece Mustafa’dan söz etmiş gibi oldu. Bir an kendinden şüphe etse de her şeyi açık açık anlattığına emindi. Kaşık şıngırtısında zamanı karıştırdılar, birkaç evren kaydı, birkaç gökyüzü değişti.
Dört adam ansızın ayağa dikilip ellerini önde bağladılar. Bu saygı duruşuna anlam vermeye çalışırken köy meydanından geçen yaşlı kadına uzun uzun bakıp asker selamı verdiler. Vüsat Bey her ne kadar “Artık görecek pek bir şey kalmadı,” dese de burada olup bitenler sanki içinde bir şeyleri tüketiyordu. Verdiği bütün anlamlar dalda sallanıyor, yere düşüyordu. İp gibi dizilmiş adamları değneğiyle işaret ederek “Bırak şu korkulukları, derdin neyse bir çaresine bakarız,” dedi kadın ve ardından azarlanmış çocuklar gibi hepsi aynı anda toprak yolu seyretmeye başladı.
Vüsat Bey, hayatında hiç yapmayacağı bir şekilde böylesine buyurgan bir insana hiçbir şey söylemeden peşine takıldı. Uzun uzun yürüdüler, sonunda evler bitti ve köyün dışına çıktılar. Yaşlı kadın koca koca adamları hizaladığı değneğiyle Vüsat Bey’e oturacağı yeri gösterdi. “Aç şu zımbırtını da çek bakalım beni ama güzel çek,” dedi.
Kamerayı yerleştirdi, mikrofonu kadının tülbentine tutturdu. Kayıt başladı. İşaret gelince sordu kadın Vüsat Bey’e: “Ne kadarını anlattı Mustafa’m?”
Annesinin dizinin dibinde yemek bekleyen bir çocuk çekingenliğiyle “Burayı kuran kimsesiz çocukların unutulduğu yere kadar,” dedi Vüsat Bey.
Yaşlı kadın yerde parmağıyla bir daire çizdi. Vüsat Bey’in gözlerine kondurdu tebessümü.
“Unutuldular gayrı, unutuldular, insanın yüreği çınlar öyle zamanlarda. Bu garipler tam otuz kişiydiler. Hepsinin yüzünü ezbere bilirim. Şu gördüğün bütün ağaçların dallarını bilirim. İşte bu çocukların yüzündeki çizgileri de öyle ezbere bilirim. Mustafa’m da onlar gibi kimsesizdir, çok küçükken anası babası öldü. Bir başımıza kaldık. Etraftaki köylerin koyunlarına çobanlık ederiz. Bizim evimiz hepsinin tam ortasındadır. Hiçbir köyde yaşamayız. Bizim köyümüz tek haneliktir. Adı da yoktur.”
Kadın gözlerini uzaklara dikti, sonra devam etti:
“Gel zaman git zaman onları da çocuğum belledim Mustafa gibi. Beni saydılar, sevdiler. Kimisi nene der, kimisi ana. Kim nasıl çağırırsa öyle giderim. Bir gün yine otlaklarda koyunları gezdirirken yapıştı yakama ‘Nene, bu ayrılık yeter gayrı ben şehre gidip hepsini bulurum,’ dedi. ‘Dur hele İhsan, kimi bulacaksın oğlum, nereye gideceksin?’ dedim. Bana kömür karası gözleriyle baktı, iki damla yaş süzülüverdi, yanaklarında kurudu düşmeden. ‘Anneleri babaları bulup getirmem lazım, bu böyle olmaz,’ dedi. Oracıkta sarıldım ona ‘Vah yavrum,’ dedim. Aklını oynatmış belli ki diye geçirdim içimden. Ne yaptım ne ettiysem ikna edemedim. Dökmediğim dil kalmadı.”
Yaşlı kadın bir süre önüne baktı, sonra fısıltıya benzeyen bir sesle devam etti:
“Ertesi gün kayboldu ortalıktan, aradık taradık bulamadık. Meczup olup dağlara taşlara karıştı gitti, diye geçirdim aklımdan. Ben diyeyim yirmi gün sen de yirmi sene sonra çıktı geldi koca koca otobüslerle. Beni gördü, koştu, sarıldı. ‘Bak buldum hepsini, sana bulurum demiştim,’ dedi. Yalan yok evladım, ben de oracıkta aklımdan bir parça kaybettim. 60 tane insan bulup getirmiş. Hepsine sordum, ‘Siz bunların anası babası mısınız?’ dedim. Yüzüme bakamadılar, öyle utandılar ki ben oracıkta anladım, İhsan doğru söylüyormuş.”
Kadın, değneğini sıkı sıkı kavrayıp doğruldu:
“Akşam olunca hepsini köye kahvehanesine topladım. Elime de aldım bu değneği ‘Bana bakın, bu gariplerin neler çektiğini bir ben bilirim. Mademki buraya geldiniz, hepiniz burada sözleştiğimiz gibi yaşayacaksınız. Bu yavruları bırakırken belki mecburdunuz belki değildiniz, ben bilemem. Herkes kendi yavrusunun hanesinde yaşayacak ama onlar size analık babalık yapacak. Siz de evlatlığınızı bilip ana baba sözü dinleyeceksiniz. Hadi! Dağılın şimdi, içinizdeki yangınlara üfleyin’ dedim. Hepsi çil yavrusu gibi dağıldı. O gün bugündür evlatlarına evlatlık yaparlar. Mustafa’ya ve bana asla karşı gelmezler. Yaramazlık eden olursa çekiveririm kulaklarını,” dedi ve çok uzakta duran bir ispinoza daldı gitti yaşlı kadın.
Vüsat Bey yaşlı kadının anlattıkları karşısında hiçbir yaşam belirtisi vermiyor, sadece güneye doğru Küre Dağları’na doğru yürümek istiyordu. Öyle de yaptı. Bütün eşyalarını tek kelime etmeden topladı. Yürüdükçe yürüdü. Son kez arkasına baktı, ne köy vardı ne de kadın. Sanki kuş olup gitmişti her şey. Kulağını toprağa doğru iyice verdi, sesi duydu. Elleri titreye titreye gömlek cebinden bir resim çıkardı. Bir insan ne kadar uzun süre bakarsa o kadar aklını kaybedermiş. O kadar uzun süre baktı. Kokusu burnuna vurdu, kim bilir hangi hanenin içindeydi, bilmiyordu, asırlar önceydi sanki. Yürüdükçe yürüdü. Varlığı önce parçalanıyor ardından zerrelerce havaya karışıyordu. Bir yerlere vardı.
Önce dizlerini bıraktı çimenlerin üstüne, ardından uzandı yere sere serpe. Yanında dağılmış kamera ekipmanları, parçalanmış mercekler, boynu kopmuş bir tripod, yere saçılmış kablolar duruyordu. Yakalamak için günlerce aradığı manzara tam karşısındaydı ama o, uluyan tepelere doğru sadece hafif bir tebessüm bırakabildi. Toprağı avuçlayan parmaklarına konan alacasaksağan, parlayan her şeyi gagasında topluyordu ki Vüsat Bey’le göz göze geldi. “Benim de tabiatım böyle,” dedi kuş, mahcup bakışlarıyla ve var gücüyle kanatlarını çırpıp ardında bir esinti bıraktı.
ANIL TOPÇU