<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>superuser &#8211; Anıl Topçu</title>
	<atom:link href="https://www.aniltopcu.com/author/admin/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.aniltopcu.com</link>
	<description>Edebiyat Blog</description>
	<lastBuildDate>Sat, 20 Dec 2025 21:25:34 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.3</generator>

<image>
	<url>https://www.aniltopcu.com/wp-content/uploads/2025/07/cropped-logo-2-32x32.png</url>
	<title>superuser &#8211; Anıl Topçu</title>
	<link>https://www.aniltopcu.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>YANLIŞ İLİKLENMİŞ ZAMAN</title>
		<link>https://www.aniltopcu.com/yanlis-iliklenmis-zaman/</link>
					<comments>https://www.aniltopcu.com/yanlis-iliklenmis-zaman/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[superuser]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 20 Dec 2025 21:25:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Şiirler]]></category>
		<category><![CDATA[şiir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.aniltopcu.com/?p=23360</guid>

					<description><![CDATA[Bir sabah uyandım ve dünya tam gırtlağımda duruyordu. Gıcırtıyla açılıyor sabah, gıcırtıyla kapanıyor o ağır gözkapakların. &#8220;Su&#8221; derdi&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Bir sabah uyandım ve dünya tam gırtlağımda duruyordu.</p>



<p>Gıcırtıyla açılıyor sabah, gıcırtıyla kapanıyor o ağır gözkapakların.</p>



<p>&#8220;Su&#8221; derdi buna biri, &#8220;soğuk ve lal bir su.&#8221;</p>



<p>Ama suyun kaldırma kuvvetine hiç inanmadık,</p>



<p>biz en baştan boğulmayı seçtik.</p>



<p>Zamanı yanlış giyinmişiz biz, düğmeleri iliklerken fark ettim;</p>



<p>aşağıdan yukarıya doğru yanlış, yukarıdan aşağıya doğru eksik.</p>



<p>Ve ben, kendi iskeletime teyellenmiş eğreti bir yamayım sanki.</p>



<p>Bizi birbirimize diken iplik çoktan çürüdü.</p>



<p>Sen bana bakınca, bir ormanın en dipteki kökü sızlıyordu eskiden.</p>



<p>Şimdi bizim seninle yıllarca sustuğumuz o koca alfabe,</p>



<p>camlarda buğulanıyor.</p>



<p>Ne yana dönsek devrik bir cümle gibi devriliyor üstümüze eşyalar.</p>



<p>Yürüdükçe kısalmıyor yol, yürüdükçe çoğalıyor taşra.</p>



<p>Ağzımdaki bu tat, vedaların değil, küflenmiş bir &#8220;merhaba&#8221;nın tadı.</p>



<p>Bak, dikiş yerlerimden sızıyor o eski, o küflü zaman.</p>



<p>Çünkü insan, en çok iyileşmeye başladığı yerden çürür.</p>



<p></p>



<p><strong>ANIL TOPÇU</strong></p>



<p></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.aniltopcu.com/yanlis-iliklenmis-zaman/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>YADİGÂR</title>
		<link>https://www.aniltopcu.com/yadigar/</link>
					<comments>https://www.aniltopcu.com/yadigar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[superuser]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Oct 2025 17:49:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[öykü]]></category>
		<category><![CDATA[Postmodern]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.aniltopcu.com/?p=23358</guid>

					<description><![CDATA[Önce dizlerini bıraktı çimenlerin üstüne, ardından uzandı yere sere serpe. Yanında dağılmış kamera ekipmanları, parçalanmış mercekler, boynu kopmuş&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Önce dizlerini bıraktı çimenlerin üstüne, ardından uzandı yere sere serpe. Yanında dağılmış kamera ekipmanları, parçalanmış mercekler, boynu kopmuş bir tripod, yere saçılmış kablolar duruyordu. Yakalamak için günlerce aradığı manzara tam karşısındaydı ama o, uluyan tepelere doğru sadece hafif bir tebessüm bırakabildi. Toprağı avuçlayan parmaklarına konan alacasaksağan, parlayan her şeyi gagasında topluyordu ki Vüsat Bey&#8217;le göz göze geldi. “Benim de tabiatım böyle,” dedi kuş, mahcup bakışlarıyla ve var gücüyle kanatlarını çırpıp ardında bir esinti bıraktı.</p>



<p>Yürüyecek yol çok, zaman hiç olmadığı kadar kısaydı. En azından güneş batmadan köye varmak lazımdı. Vüsat Bey, bir yandan bütün ihtimalleri hesaplayıp bir yandan da belgeselin kompozisyonuyla oynuyordu zihninde. Otuz beş yıllık tecrübesine dayanarak böyle küçük yerlerde başına neler gelebileceğini bilirdi. Her şeye hazırlıklı olmasına olurdu da işin içine insan girdi mi bütün ihtimaller yeniden yazılırdı yeryüzünde.</p>



<p>Yolda süzülürken zihnine yapışmış bir anısı fısıldandı kulağına. Uzun yıllar önceydi, bir gazetede esrarengiz bir köyün haberini okumuştu. Bu köyde herkes bir uzvu eksik doğarmış. Kimi kolsuz, kimi kulaksız, kimi gözünün birinden yoksun&#8230; Sanki yaratılıştan önce eksik kalmış ya da doğarken bir parçalarını başka bir âlemde unutmuş gibiymişler. “Bunun belgeselini yapmalı,” diyerek yollara düşmüştü Vüsat Bey. Yüzlerce kilometre aşındırmış, tepeleri delip geçmiş, vadileri soluklayıp sonunda köye varmıştı.</p>



<p>Gördüğünde inanamamıştı; köy, incecik bir düş ipliğiyle düğümlenmiş gibiydi. İnsanlarla röportaj yaparken sağ gözü olmayan oğlanla sol kulağı olmayan kızın aşkını duyunca içinde bir sızı belirmişti. Sanki onların sevdası, yeryüzünün en büyük mucizesiydi. Hemen bulmuştu onları; oğlan kıza bakarken her şeyi yarım görüyor, kız oğlanın sözlerini yalnızca tek kulağıyla duyuyordu. Ama ruhları tamamdı birbirlerinde. Kızın babası ise inat etmiş, “Biri sağdan biri soldan olmaz; dünyayı aynı yerden göremezler, sözleri aynı yönden duyamazlar,” demişti. Vüsat Bey, biliyordu ki sevda böyle şeylere bakmazdı, kavuşsunlar diye arabaya atıp doğruca belediyeye nikâhlarını kıymaya götürmüştü. Yol boyunca ağaçlar eğildi, kuşlar sustu, bulutlar şekilden şekile girdi.</p>



<p>Nikâh memuru da o köyden çıkmasın mı? “Dilsiz Halil” derlermiş ona. Dili yoktu ama gözleri konuşuyormuş. Bakışlarıyla anlayıp her şeyi ve hemen yetiştirdi kızın babasına haberi. Zaman bir yumak gibi dolandı birbirine. Jandarmalar iki gün nezarette tutup Vüsat Bey&#8217;i “Bir daha buralarda gözükme, burası senin bildiğin yerlerden değil,” deyip kışkışladılar oralardan. Kamerasında tek bir kare bile yoktu, sadece belleğinde taşıyordu köyün izlerini. Arkasına bakmadan döndü doğruca evine. Bazen hâlâ rüyalarında görür o köyü, uyanınca kendi bedenine bakar, neyi eksik diye.</p>



<p>Bunun gibi onlarca hikâye doluydu heybesinde. Küçük yerlerin insanıyla konuşmasını bilirdi. Hata üstüne hata yaparak çözmüştü bir şekilde onları da. Onu uzaktan gören köylü küpesine bakar, “Ağarmış sakalından utan!” derdi. Sonra bir konuşurdu ki derebeylerini hümanist ederdi oracıkta. Yolda bütün hatıralarını yâd ede ede yürürdü ki çabuk bitsin, varsın ulaşsın istediği yere diye.</p>



<p>Yadigâr köyüne varmak üzereyken bir çoban gözüktü, el etti, emrivaki ile misafirperverlik arasında bir hareketle yanına çağırdı onu. Çoban, şöyle baştan aşağı bir süzdü Vüsat Bey&#8217;i, geliyordu beklenen, biliyordu. “Hayrola ağam, yol nereye?” dedi. Vüsat Bey sakallarını sıvazladıktan sonra, “Yadigâr köyüne gidiyorum kısmetse kardeş,” dedi. Çobanların afallamasına alışkındı, bu görüntüden böyle tanıdık bir ses beklemezlerdi -bilirdi-.</p>



<p>“Ne işin var ki oralarda?” diye sordu çoban ve torbasından aldığı yarım avuç tütünü sardı ustalıkla. Bir tane de Vüsat Bey&#8217;e uzattı. Çoban, onun öksüreceği anı kollayıp “Sizin şehirli cigaralara benzemez bu, adamı çok öksürtür,” sözünü hazırlamıştı ki Vüsat Bey hiç teklemeden dumanı savurdu havaya. Hayret ve merak dolu bakışların altında çobanın ağzı açık kaldı. Araya giren sessizliği bozmak lazım gelirdi.</p>



<p>“Ben Mustafa, bu ovaların çobanıyım, avuç içi gibi bilirim burayı. Sen hiç geldin miydin buralara, yolun nasıl düştü söyle bakalım,” dedi.</p>



<p>“Ben de Vüsat, buraları bilmem, gittiğim hiçbir yeri bilmem ama senin gibi adamlara sora sora öğrenirim hep,” diye karşılık verdi ama asıl soruyu cevaplamamıştı Vüsat Bey. Bu aralıkları bilerek bırakırdı, diyalogların kurdu olmuştu yıllardır geze geze.</p>



<p>Mustafa tütününü söndürdükten sonra devamını beklercesine yüzüne dikti gözlerini. Vüsat Bey sakin sakin anlattı: “Ben belgeselciyim, yıllardır böyle Anadolu&#8217;da gezerim ve tuhaf bir hikâye duyunca yola düşerim. Sonra orada işin aslını öğrenip çekim yaparım.”</p>



<p>Mustafa için duyduklarını hazmetmesi kolay değildi, bütün hayatı belirli çizgilerin ve kuralların içinde yazıldığı için dünyasına ait olmayan bir şeyi sindirmesi zaman alacaktı.</p>



<p>“Valla ağam, şu denize karşı tepelerin ardında tükettim ömrümü, hiç duymadımdı böyle bir zanaat. Çok para kazanır mısın bari?” diye sordu.</p>



<p>Vüsat Bey gülümsedi: “Karnımız doyuyor, şükür be Mustafa,” diye karşılık verdi. “Sen bana şu Yadigâr köyünü bir anlat önce, doğru mudur duyduklarım?”</p>



<p>Mustafa elini cebine atıp öylesine karıştırdı. Cevapları şıngırdayan bozuk paralarında aradı. Birkaç kez dudağını ısırdıktan sonra “Kara demlikte çayım var, bir bardak içelim de öyle anlatayım,” dedi. Vüsat Bey, çobanların o çayı sadece içinin kaynadığı adamlara verdiğini bilirdi, gülümsedi ve Mustafa&#8217;nın sırtına dokundu. Bir ceviz ağacının altına oturdular ve bardaklar doldu. Mustafa görebildiği en uzak noktaya gözlerini dikip anlatmaya başladı.</p>



<p>“Yadigâr köyü, eski bir köy değildir. Evveliyatı otuz beş kırk sene öncesine dayanır. Burası daha köy değilken devlet kocaman bir bina yaptırmış. Eşraf köylüler gelip gidip &#8216;Buraya ne binası yapılıyor ustam?&#8217; demişler. Ustalar ölümüne ant içmiş gibi susmuşlar, ağızlarını bıçak açmamış. Gün gelmiş nihayet kapıları da takılınca artık bahçesinde nöbet tutmaya başlamışlar meraklarından. Bir kuşluk vaktinde iki otobüs yanaşmış bahçesine, içeriden inenleri gördükçe vah vahlayıp dövünmüşler. Kimilerinin yazık yazık diye iç çekişleri bir şu dağa bir bu dağa çarpmış. O günden beri de ses hiç kesilmedi. Kulağını toprağa doğru iyice verdin mi duyarsın onları.”</p>



<p>Mustafa son yudumunu aldıktan sonra tütününü boş bir tabakta söndürdü. Kül kokusu girdi aralarına. Vüsat Bey, heyecanlı duruşunu iki dudağı arasına sıkıştırdı. Gözlerini yere dikti. Mustafa biraz nefeslendikten sonra devam etti.</p>



<p>“Otobüslerden inen çocukların gözünde fer kalmamış hiç; kir içinde yüzleri, yırtık pırtık kara lastikleri ve üstlerindeki elbiseler tozdan topraktan aynı renge dönmüş. Mesele sonra anlaşılmış: Bu çocukların anası babası yokmuş, varmış ama yokmuş. Sormuş soruşturmuşlar da ölenlerinki şehirdeymiş. Terk edilenler buraya getirilmiş. Burada yaşamaya başlamışlar, kendi kendilerine iş tutup ekmek yapmışlar. Gel zaman git zaman iyice yuva bellemişler. Sonra bir gün onlara erzak getirenler de gelmemeye başlamış. Unutmuşlar onları.”</p>



<p>Vüsat Bey bir hışımla yerinden kalktı. “Nasıl unutulur yahu, Mustafa sen benimle alay mı ediyorsun?” dedi.</p>



<p>Mustafa gözlerini hızlı hızlı kırptı ve “Ben duyduğumu söylüyorum beyim, yalanım varsa iki gözüm önüme aksın. Nenem böyle anlattıydı,” diye karşılık verdi ve hiçbir suçunun olmadığı bu sohbette yargılanması yüreğine dokundu. Vüsat Bey bu mahcubiyet karşısında Mustafa&#8217;nın yanına oturup koluna girdi. Bu, aynı zamanda bir affedilme talebiydi. Mustafa onu hiç suçlamadı, tazelediği çayla birlikte anlatmaya devam etti.</p>



<p>“Çocuklar artık kendine bakar duruma geldikleri için kimsecikleri aramamışlar. Ne tuhaf değil mi, insanın kimsesizliğe alışması? Kırk yana dönersin de aynı yer yara yapar. Gel zaman git zaman o binadan çıkıp küçük küçük evler yapmışlar. Her biri bir yuvaya benzemiş.”</p>



<p>Mustafa sustu ve koyunlara uzun bir ıslık çaldı. Hepsi bu ciğerden gelen sesi emir belledi ve bir öbek oldular. Mustafa, Vüsat Bey&#8217;e çakır gözleriyle baktı. Vüsat Bey, bir çobanın gidiş vakti gelince kenara çekilmesini iyi bilirdi.</p>



<p>“Şu tepeyi aştıktan sonra doğuya doğru git, meydanda bir köy kahvehanesi var, oraya uğra ve selamımı söyle, sana anlatacaklardır devamını,” dedi Mustafa.</p>



<p>Vüsat Bey Mustafa&#8217;ya hakikati ararcasına sarıldı. Aradan birkaç yüzyıl geçti, hafif bir yel önce ensesine sonra yapraklara dokundu, çıtırtılara sebep olup yok oldu. Vüsat Bey nefes alıp veren her şeyden uzaklaştı, doğuya doğru attığı her adımda vücudunu saran o ürpertiyle bütünleşti. Nihayet son adımını attı ve köyün kendisinden daha eski olan tabelaya bakakaldı: “Yadigâr Köyü, Nüfus: 30+60”</p>



<p>Yüzüne tebelleş olan sinekleri kovdukça yenisi geldi, bir noktadan sonra savaşmayı bırakıp kanının emilmesine müsaade etti. Yanaklarını kaşıya kaşıya köyün meydanına ilerledi. Öyle bir sessizlik vardı ki cırcır böcekleri ve bülbüller bütün tınıları ezip geçiyordu. Doğruca kahvehaneye girdi, gölgede oturan üç adama selam verdi. Selamı havaya karıştı, alan olmadı. Sakalını eliyle düzeltip “Çoban Mustafa tarif etti burayı, yolcuyum,” dedi. Bütün bakışlar aynı anda aynı hizada yüzüne çarptı. Ayakta hoşlayıp buyur ettiler. Böylesine işe yarayan bir selamı daha önce görmemişti.</p>



<p>İçlerinde en yaşlı olanı girdi lafa: “Nerden gelip nereye gidiyorsun?”</p>



<p>Vüsat Bey, “İstanbul&#8217;dan kalkıp geldim; Yadigâr köyünü arıyorum,” dedi ve yorgun dizlerini biraz ovdu, sırtını sandalyeye iyice yasladı.</p>



<p>İçlerinde en genç olan atıldı bu sefer: “Doğru yere gelmişsin, hoş gelmişsin, ne diye geldin, onu da deyiver,” Vüsat Bey sakallarından bir kez daha güç aldı ve anlatmaya başladı:</p>



<p>“Ben belgeselciyim, böyle karış karış gezerim her yeri. Nerede anlatılacak bir hikâye varsa orada alırım soluğu. Orada yaşayanlarla konuşur sohbet ederim, bir yandan filme çekerim. Sonra televizyona veririm. Duydum ki Yadigâr köyünün de tuhaf bir hikâyesi varmış. Yolda Mustafa ile rastlaştık. Sağ olsun bana epey bir kısmını anlattı ancak yarıda kaldı sohbetimiz. Koyunları götürmesi gerekiyordu. Devamını sizden dinlemeye geldim, müsaadeniz olursa.”</p>



<p>Kahvehane sahibi içerden daha fazla dinlemeye dayanamadı. “Doğrudur, koyunların gitme vakti geldi mi çoban da yanlarından ayrılmamalı. Bu işin kanunu da yazılı değil emme böyledir.”</p>



<p>Ardından derin bir sessizlik oldu. Sanki Vüsat Bey hiç konuşmamış, sadece Mustafa&#8217;dan söz etmiş gibi oldu. Bir an kendinden şüphe etse de her şeyi açık açık anlattığına emindi. Kaşık şıngırtısında zamanı karıştırdılar, birkaç evren kaydı, birkaç gökyüzü değişti.</p>



<p>Dört adam ansızın ayağa dikilip ellerini önde bağladılar. Bu saygı duruşuna anlam vermeye çalışırken köy meydanından geçen yaşlı kadına uzun uzun bakıp asker selamı verdiler. Vüsat Bey her ne kadar “Artık görecek pek bir şey kalmadı,” dese de burada olup bitenler sanki içinde bir şeyleri tüketiyordu. Verdiği bütün anlamlar dalda sallanıyor, yere düşüyordu. İp gibi dizilmiş adamları değneğiyle işaret ederek “Bırak şu korkulukları, derdin neyse bir çaresine bakarız,” dedi kadın ve ardından azarlanmış çocuklar gibi hepsi aynı anda toprak yolu seyretmeye başladı.</p>



<p>Vüsat Bey, hayatında hiç yapmayacağı bir şekilde böylesine buyurgan bir insana hiçbir şey söylemeden peşine takıldı. Uzun uzun yürüdüler, sonunda evler bitti ve köyün dışına çıktılar. Yaşlı kadın koca koca adamları hizaladığı değneğiyle Vüsat Bey&#8217;e oturacağı yeri gösterdi. “Aç şu zımbırtını da çek bakalım beni ama güzel çek,” dedi.</p>



<p>Kamerayı yerleştirdi, mikrofonu kadının tülbentine tutturdu. Kayıt başladı. İşaret gelince sordu kadın Vüsat Bey&#8217;e: “Ne kadarını anlattı Mustafa&#8217;m?”</p>



<p>Annesinin dizinin dibinde yemek bekleyen bir çocuk çekingenliğiyle “Burayı kuran kimsesiz çocukların unutulduğu yere kadar,” dedi Vüsat Bey.</p>



<p>Yaşlı kadın yerde parmağıyla bir daire çizdi. Vüsat Bey&#8217;in gözlerine kondurdu tebessümü.</p>



<p>“Unutuldular gayrı, unutuldular, insanın yüreği çınlar öyle zamanlarda. Bu garipler tam otuz kişiydiler. Hepsinin yüzünü ezbere bilirim. Şu gördüğün bütün ağaçların dallarını bilirim. İşte bu çocukların yüzündeki çizgileri de öyle ezbere bilirim. Mustafa&#8217;m da onlar gibi kimsesizdir, çok küçükken anası babası öldü. Bir başımıza kaldık. Etraftaki köylerin koyunlarına çobanlık ederiz. Bizim evimiz hepsinin tam ortasındadır. Hiçbir köyde yaşamayız. Bizim köyümüz tek haneliktir. Adı da yoktur.”</p>



<p>Kadın gözlerini uzaklara dikti, sonra devam etti:</p>



<p>“Gel zaman git zaman onları da çocuğum belledim Mustafa gibi. Beni saydılar, sevdiler. Kimisi nene der, kimisi ana. Kim nasıl çağırırsa öyle giderim. Bir gün yine otlaklarda koyunları gezdirirken yapıştı yakama &#8216;Nene, bu ayrılık yeter gayrı ben şehre gidip hepsini bulurum,&#8217; dedi. &#8216;Dur hele İhsan, kimi bulacaksın oğlum, nereye gideceksin?&#8217; dedim. Bana kömür karası gözleriyle baktı, iki damla yaş süzülüverdi, yanaklarında kurudu düşmeden. &#8216;Anneleri babaları bulup getirmem lazım, bu böyle olmaz,&#8217; dedi. Oracıkta sarıldım ona &#8216;Vah yavrum,&#8217; dedim. Aklını oynatmış belli ki diye geçirdim içimden. Ne yaptım ne ettiysem ikna edemedim. Dökmediğim dil kalmadı.”</p>



<p>Yaşlı kadın bir süre önüne baktı, sonra fısıltıya benzeyen bir sesle devam etti:</p>



<p>“Ertesi gün kayboldu ortalıktan, aradık taradık bulamadık. Meczup olup dağlara taşlara karıştı gitti, diye geçirdim aklımdan. Ben diyeyim yirmi gün sen de yirmi sene sonra çıktı geldi koca koca otobüslerle. Beni gördü, koştu, sarıldı. &#8216;Bak buldum hepsini, sana bulurum demiştim,&#8217; dedi. Yalan yok evladım, ben de oracıkta aklımdan bir parça kaybettim. 60 tane insan bulup getirmiş. Hepsine sordum, &#8216;Siz bunların anası babası mısınız?&#8217; dedim. Yüzüme bakamadılar, öyle utandılar ki ben oracıkta anladım, İhsan doğru söylüyormuş.”</p>



<p>Kadın, değneğini sıkı sıkı kavrayıp doğruldu:</p>



<p>“Akşam olunca hepsini köye kahvehanesine topladım. Elime de aldım bu değneği &#8216;Bana bakın, bu gariplerin neler çektiğini bir ben bilirim. Mademki buraya geldiniz, hepiniz burada sözleştiğimiz gibi yaşayacaksınız. Bu yavruları bırakırken belki mecburdunuz belki değildiniz, ben bilemem. Herkes kendi yavrusunun hanesinde yaşayacak ama onlar size analık babalık yapacak. Siz de evlatlığınızı bilip ana baba sözü dinleyeceksiniz. Hadi! Dağılın şimdi, içinizdeki yangınlara üfleyin&#8217; dedim. Hepsi çil yavrusu gibi dağıldı. O gün bugündür evlatlarına evlatlık yaparlar. Mustafa&#8217;ya ve bana asla karşı gelmezler. Yaramazlık eden olursa çekiveririm kulaklarını,” dedi ve çok uzakta duran bir ispinoza daldı gitti yaşlı kadın.</p>



<p>Vüsat Bey yaşlı kadının anlattıkları karşısında hiçbir yaşam belirtisi vermiyor, sadece güneye doğru Küre Dağları&#8217;na doğru yürümek istiyordu. Öyle de yaptı. Bütün eşyalarını tek kelime etmeden topladı. Yürüdükçe yürüdü. Son kez arkasına baktı, ne köy vardı ne de kadın. Sanki kuş olup gitmişti her şey. Kulağını toprağa doğru iyice verdi, sesi duydu. Elleri titreye titreye gömlek cebinden bir resim çıkardı. Bir insan ne kadar uzun süre bakarsa o kadar aklını kaybedermiş. O kadar uzun süre baktı. Kokusu burnuna vurdu, kim bilir hangi hanenin içindeydi, bilmiyordu, asırlar önceydi sanki. Yürüdükçe yürüdü. Varlığı önce parçalanıyor ardından zerrelerce havaya karışıyordu. Bir yerlere vardı.</p>



<p>Önce dizlerini bıraktı çimenlerin üstüne, ardından uzandı yere sere serpe. Yanında dağılmış kamera ekipmanları, parçalanmış mercekler, boynu kopmuş bir tripod, yere saçılmış kablolar duruyordu. Yakalamak için günlerce aradığı manzara tam karşısındaydı ama o, uluyan tepelere doğru sadece hafif bir tebessüm bırakabildi. Toprağı avuçlayan parmaklarına konan alacasaksağan, parlayan her şeyi gagasında topluyordu ki Vüsat Bey&#8217;le göz göze geldi. “Benim de tabiatım böyle,” dedi kuş, mahcup bakışlarıyla ve var gücüyle kanatlarını çırpıp ardında bir esinti bıraktı.</p>



<p><strong>ANIL TOPÇU</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.aniltopcu.com/yadigar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yağmurlu Hava</title>
		<link>https://www.aniltopcu.com/yagmurlu-hava/</link>
					<comments>https://www.aniltopcu.com/yagmurlu-hava/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[superuser]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Oct 2023 20:51:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Küçürek Öyküler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.aniltopcu.com/?p=652</guid>

					<description><![CDATA[Sokağın ve aynı zamanda dünyanın tam ortasında bütün gücüyle asfaltı süpürüyordu. &#8220;Zaten yağmur yağıyor, uğraşma.&#8221; dedim. &#8220;Yine uyanmışsın,&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Sokağın ve aynı zamanda dünyanın tam ortasında bütün gücüyle asfaltı süpürüyordu.</p>



<p>&#8220;Zaten yağmur yağıyor, uğraşma.&#8221; dedim.</p>



<p>&#8220;Yine uyanmışsın, günaydın.&#8221; dedi.</p>



<p><strong>ANIL TOPÇU</strong></p>



<div class="wp-block-comments">





	<div id="respond" class="comment-respond wp-block-post-comments-form">
		<h3 id="reply-title" class="comment-reply-title">Bir yanıt yazın <small><a rel="nofollow" id="cancel-comment-reply-link" href="/author/admin/feed/#respond" style="display:none;">Yanıtı iptal et</a></small></h3><form action="https://www.aniltopcu.com/wp-comments-post.php" method="post" id="commentform" class="comment-form"><p class="comment-notes"><span id="email-notes">E-posta adresiniz yayınlanmayacak.</span> <span class="required-field-message">Gerekli alanlar <span class="required">*</span> ile işaretlenmişlerdir</span></p><p class="comment-form-comment"><label for="comment">Your Comment *</label></label><textarea id="comment" name="comment" cols="45" rows="8" maxlength="65525" required="required" aria-required="true" placeholder="Your Comment *"></textarea></p><p class="comment-form-author"><label for="author">Name *</label><input id="author" name="author" type="text" value="" size="30" aria-required='true' placeholder="Name *" /></p>
<p class="comment-form-email"><label for="email">Email *</label><input id="email" name="email" type="email" value="" size="30" aria-required='true' placeholder="Email *" /></p>
<p class="comment-form-cookies-consent"><input id="wp-comment-cookies-consent" name="wp-comment-cookies-consent" type="checkbox" value="yes"><label for="wp-comment-cookies-consent">Save my name and email in this browser for the next time I comment.</label></p>
<p class="form-submit"><input name="submit" type="submit" id="submit" class="submit" value="Yorum gönder" /> <input type='hidden' name='comment_post_ID' value='652' id='comment_post_ID' />
<input type='hidden' name='comment_parent' id='comment_parent' value='0' />
</p></form>	</div><!-- #respond -->
	</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.aniltopcu.com/yagmurlu-hava/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ARAF</title>
		<link>https://www.aniltopcu.com/araf/</link>
					<comments>https://www.aniltopcu.com/araf/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[superuser]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 25 Sep 2023 08:32:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Şiirler]]></category>
		<category><![CDATA[Blog]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Postmodern]]></category>
		<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.aniltopcu.com/?p=648</guid>

					<description><![CDATA[Önce sözün dişlediği bir tümceydim.bozuldu&#8230;Kalktım utanmadan sesleri ilikledim.Bir de yırtık,Sökük.Gövdemde kurumaya yüz tutmuşAyıp bir yüzsüzlük. Çukurlar&#8230;En dibinde her&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Önce sözün dişlediği bir tümceydim.<br>bozuldu&#8230;<br>Kalktım utanmadan sesleri ilikledim.<br>Bir de yırtık,<br>Sökük.<br>Gövdemde kurumaya yüz tutmuş<br>Ayıp bir yüzsüzlük.</p>



<p>Çukurlar&#8230;<br>En dibinde her adım yükseliş sayılırmış.<br>Yüküm ağırmış, çekemeyince öğrendim.</p>



<p>&#8220;Her kanat çırpar&#8221;, dediler.<br>Ötüşü yarımmış söylemediler.</p>



<p>Bir gece -ansızın- çöktü karanlık iliklerime.<br>Kuru kovuklara sığındım.<br>Böceklerle yüzleştim.<br>Terslediler.</p>



<p>Şimdi bir yola hasret çekiyorum,<br>Çatallı ama çıkmazmış.</p>



<p>İki cümlenin arafındayım<br>Varla yok arasında<br>Yokta yakın,<br>Varda uzak,</p>



<p><strong>ANIL TOPÇU</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.aniltopcu.com/araf/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>SAKSILIK</title>
		<link>https://www.aniltopcu.com/saksilik/</link>
					<comments>https://www.aniltopcu.com/saksilik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[superuser]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 13 Sep 2023 22:08:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Küçürek Öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[küçürek öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.aniltopcu.com/?p=641</guid>

					<description><![CDATA[En çok sardunyaları seversin bilirim. Çiçekçi fiyakalı elbisemden anlamış olacak ki ilişmedi hiç. Yalnız biraz papatya tutuşturmak istedi&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>En çok sardunyaları seversin bilirim. Çiçekçi fiyakalı elbisemden anlamış olacak ki ilişmedi hiç. Yalnız biraz papatya tutuşturmak istedi göz ucuyla. Peki ya karanfil de koysam mı yakama? Biraz bahçe toprağı rica ettim. “Saksılık” değildir, diye ekledim. Göz göze geldik aynayla. Göğüs kafesim durmaksızın çatırdıyor, kravatım yerini yadırgıyordu. Bütün buluşmalarımız benim için vuslat hazırlığında geçer. Sen her şeyi yerli yerinde seversin, ben bütün ayrıntıları hesaplarım. Bilirim ki bir bahar ortasında, saat hep akşamüstüne gebeyken seversin saçlarını açmayı.</p>



<p>Nihayet vakit geldi, koşaradım girdim kapıdan. Zaman hep sevdiğin gibiydi. Bekçi gösterdi yerini. Önce “saksılık” olmayan toprağı ekledim toprağının üstüne. Sonra sardunyaları, papatyaları ve karanfili ektim mermerinin hizasına. Saçların ne halde bilmiyorum.</p>



<p><strong>ANIL TOPÇU</strong></p>



<div class="wp-block-comments">





	<div id="respond" class="comment-respond wp-block-post-comments-form">
		<h3 id="reply-title" class="comment-reply-title">Bir yanıt yazın <small><a rel="nofollow" id="cancel-comment-reply-link" href="/author/admin/feed/#respond" style="display:none;">Yanıtı iptal et</a></small></h3><form action="https://www.aniltopcu.com/wp-comments-post.php" method="post" id="commentform" class="comment-form"><p class="comment-notes"><span id="email-notes">E-posta adresiniz yayınlanmayacak.</span> <span class="required-field-message">Gerekli alanlar <span class="required">*</span> ile işaretlenmişlerdir</span></p><p class="comment-form-comment"><label for="comment">Your Comment *</label></label><textarea id="comment" name="comment" cols="45" rows="8" maxlength="65525" required="required" aria-required="true" placeholder="Your Comment *"></textarea></p><p class="comment-form-author"><label for="author">Name *</label><input id="author" name="author" type="text" value="" size="30" aria-required='true' placeholder="Name *" /></p>
<p class="comment-form-email"><label for="email">Email *</label><input id="email" name="email" type="email" value="" size="30" aria-required='true' placeholder="Email *" /></p>
<p class="comment-form-cookies-consent"><input id="wp-comment-cookies-consent" name="wp-comment-cookies-consent" type="checkbox" value="yes"><label for="wp-comment-cookies-consent">Save my name and email in this browser for the next time I comment.</label></p>
<p class="form-submit"><input name="submit" type="submit" id="submit" class="submit" value="Yorum gönder" /> <input type='hidden' name='comment_post_ID' value='641' id='comment_post_ID' />
<input type='hidden' name='comment_parent' id='comment_parent' value='0' />
</p></form>	</div><!-- #respond -->
	</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.aniltopcu.com/saksilik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ZİFİRİ</title>
		<link>https://www.aniltopcu.com/zifiri/</link>
					<comments>https://www.aniltopcu.com/zifiri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[superuser]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 07 Sep 2023 20:50:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[imge]]></category>
		<category><![CDATA[karanlık öykü]]></category>
		<category><![CDATA[kitap]]></category>
		<category><![CDATA[öykü]]></category>
		<category><![CDATA[öykücü]]></category>
		<category><![CDATA[post modern]]></category>
		<category><![CDATA[şair]]></category>
		<category><![CDATA[soyut]]></category>
		<category><![CDATA[yazar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.aniltopcu.com/?p=612</guid>

					<description><![CDATA[Bıçkın bir kaldırımın ortasında buluvermiştim kendimi. Tren raylarının bıraktığı izlere bakıyor, bunun buradan geçmemesine dair kendimi iknaya şahlanıyordum.&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Bıçkın bir kaldırımın ortasında buluvermiştim kendimi. Tren raylarının bıraktığı izlere bakıyor, bunun buradan geçmemesine dair kendimi iknaya şahlanıyordum. Yanlış yerde duran şeyler daima içime huzursuzluk üflerdi. Rayları dedim alıp kondursam mı çığsız bir dağ yamacına. Yoksa kaldırımı mı taşraya kursam. Belki de kendi yerim yanlıştır. Diksem dedim gökyüzüne, örsem iki düz bir ters. Bütün seçenekler masadaydı, ben yerdeydim. Önceleyin bir gölge düştü kaburgama. Zifiri karanlıkta “bu ne gölgesi” diye doğruldum kucağıma. Besbelli bir ebabildir bu diye hayretlere vardım. Işık yoktu, gölge vardı, kimsecikler kaldı. &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<p>Çözmem gereken meseleler kıs kıs gülüyordu şahdamarıma. Zoruma gitmesin diye kalkıp ceketimi iliklemek istedim. Önümde duran çöp kutusunu mitolojik kahramanlar gibi sardım. Bir gayret, bir gayret, bir gayret derken dirildim. Göz göze geldik tekir kediyle. Çok korkutmuş olacağım ki gökyüzüne yuvarlandı. Gönlümü almamış kim varsa hepsinin selamıyla uzattım elimi. Avuçlarıma kondu. Af diledim. Kırgınlıklara atıfta bulunarak öptü parmaklarımı. Veda busesini gömleğimin cebine iliştirdim. Artık sadece biraz daha yürümek ve köprülere tutunmak istiyordum. Ellerimle dizlerimi kavuşturup hasret gidermelerini sağladım. Her şey hazır ben nazırdım. Varılacak noktayı kestiremesem de çoban yıldızına giderim diye düşündüm en kötü ihtimalde. Mütemadiyen aynı yöne gidersem yine aynı yere varırım, kendime kavuşurum en iyi ihtimalde.</p>



<p>Oldum olası aradığım şeyleri bulmakta zorluk çekerdim. Sonra bir gün bir tavsiye verdi annem. “Şeytan aldı götürdü, satamadan getirdi.” dersen aradığını bulursun dedi. Hiçbir zaman hiçbir şeyde yanılmazdı. Yıllar boyu bu tekerlemeyi söyleyip aradıklarımı buldum. Bunun sözcüklerle ilgisi yoktu elbette, yine haklı çıkması için buldum her şeyi yerli yerinde. Fakat Sevgili Anneciğim, uykumu şeytan ne yapsın, üstelik satılığa çıkarılacak bir şey değil bu. Ben yine de sözünü dinliyorum, -sakın yanlış anlama- tekerlemeni söyleye söyleye geziniyorum koyuluklarda. Çok defa karanlık kızıla çalarken güneşe yalvardım. -Bilirim- beni güçsüz görmeyi hiç istemezsin. O yüzden yalvarırken yerlere kapanmadım, kuşluk vaktinin selamını sıkıştırdım araya. Öğrettiğin gibi ekmekleri ısladım önce, her gagaya eşit paylaştırdım. Hatta Bağ Bozumu Tanrısı Dionysos’a sunulan tragedyalar gibi adadım kendimi. Herhalde benim dileklerime sıra gelmedi. Kolay değil ki milyarlarca insanın isteklerine yetişmek. Ben yine de çok şey istememeye dikkat ediyorum, haddimi aşarsam çok gücenirsin bana. Her şeye rağmen ortada bir haksızlık yok mu sence de? Bugüne kadar kimsenin toz tanesini bile izinsiz üzerime kondurmamışımdır, yürürken hiç yaprak koparmadım mesela. Bütün bunlara rağmen ihtiyacı olan biri aldıysa üzülmem hiç -orası ayrı-.</p>



<p>Şimdi sen merak ediyorsundur, ne zamandır böyle diye. Anlatayım: Altı yüz elli bir gün önce başladı. “Kurban” diye bir film izledim. Hani ben iki parmağımla çenemi sarar da gözlerimi kısarım, sen de araya girip dalıp gitmemi engellemek için sorularınla yoklarsın ya. İşte o filmlerden… Daldım, gittim, gelemedim. Bir huzursuzluk gömleğini giydim göğsüme, tersten bağlanmış. Çözmek için makas aradım, kollarım yerli yerinde değildi. Çırpınmanın faydası olmadığını anlayınca teslim oldum. Uzandım öylece bulunduğum yere. Gözlerimi kapadım ama kafamın içi kapanmadı. Göz kapaklarımın içini görüyordum. Bir süre sonra tuhaf şekiller gezinmeye başladı. Birbirine ekleniyor, ayrışıyor, damlaşıyordu. Birkaç gün böyle sürüp gitti. İyice alıştım sabahın eşiğinde bulunmaya. Her gün diğer günün üzerine istiflenince ağır geliyormuş insana onu öğrendim. Yavaş yavaş dengem yerini düşüşlere bıraktı. Şöyle bir dinlensem yüküm azalır diye umut etmekten öteye gidemedim. Bana reva görülen bu yoksunluğu mutlaka bir yerlerden hak etmişimdir dedim, aramaya karar verdim. Gasp ettiğim bütün uykuları tek tek bulacak ve iyileştirecektim. Çok sürmedi ruhumu kendimden ayırmam. Süzülüverdim gökyüzüne guguk kuşu gibi. Uykudan uykuya gezdim, verdiğim bütün sancılar yüzüme çarpılıyor, acıyı burnumdan çekiyordum. Meğer ne çok sancı bırakmışım düşlerde. Hepsini öğrendikçe artık isyanımı kenara bıraktım, diyetime denk cezamı hafif bile buldum. Ne kadar süreceğini bilmiyordum ancak bedelini bütün kendiliğimle ödemeye söz verdim.</p>



<p>Aradan çok uzun zaman geçti. Kürek mahkumluğum, sonu olmayan bir okyanusun tam ortasındaydı. Evet, söz verdim. Hiç sızlanmadan çekecektim hepsini. Artık çok yoruldum. Göğüs kafesime kondurduğum bütün yaratılmışlar mutlu olsun diye her şeyimi veririm -bilirsin. Artık dayanacak gücüm kalmadı. Gezdiğim bütün uykularda önce kasıt aradım. Kastenlik yoktu, sadece bir müdafaa meselesiydi. Yine de hak verdim hepsine. Tek tek alnımı değdirdim hatalarıma. Çok sevdiğim bir çakım var ya hani kampa giderken yanımda götürürdüm. Bazı uykularda onunla ayırdım çarpıntılarımı. Alın bakın kara lekesi yoktur dedim, belki biraz zifir kalıntısı vardır. Gezilecek bir gece kalmayınca biraz umutlanmıştım -yalan yok-. Ne zaman ki o umudum da son kalıntısını yok etti ben de yok olmaya başladım. Yine kendim için bir şey istemiyorum ama bir yerden sonra zoruma gitmeye başladı. Bir ben mi kaldım dünyanın öfkesini dindiremediği, zamanın kırbacıyla şişirdiği ten? Kabul ediyorum, bu düzenle hiç anlaşamadık, hep dikine yürüdüm. Ama bunların bedelini zaten insanların kabullenmemesi olarak ödemedim mi? Halbuki ben sadece herkesin aynı nefesi aldığı bir dünya düşlemiştim. En çok yoksulların kursağını dert etmiştim kendime. Hiçbiri olmayacak olsa da düşlemenin ne zararı var? Eğer ki bunlar inanmışlığımın bedeliyse hiç dert etmem. Artık anladım, ben yutulana kadar bu döngü devam edecek. Artık acı duymuyorum, sadece eski suretimi diliyorum.</p>



<p>Kabullenişi içime çektim bu sabah. Aramayı bıraktım, teslimiyetin kucağına uzun bir koşu attım. O kadar uzun süre gitmişim ki geldiğim yeri unuttum bile. Nihayet beklediğim güneşsizlik vakti çöktü. Yıllar önce rüyamda gördüğüm tren raylarına ulaştım. Uzattım kollarımı dağın yamacına doğru. Bir kediyi çok korkuttum. Beni affetti ama sakın endişe etme. Bir köprü arıyordum ya onu buldum sonunda. Korkuluklarına tırmandım iğde ağacına çıkar gibi. Artık bir cevap aramayı bıraktığım için üzerimde bir şey kalmasın istedim. Gömleğimin cebini yokladım. Zifiri bir saç teli çıktı. Kopmuş saçları tutamam aslında. Bunu tuttum nedense. Parmağıma doladım senin tığ iplerini parmağına sardığın gibi. Ebabil kanat çırptı. İnsan almış, satıp öyle getirmiş. Oracıkta uyumuşum. Bir daha uyanmadım.</p>



<p><strong>ANIL TOPÇU</strong></p>



<div class="wp-block-comments">





	<div id="respond" class="comment-respond wp-block-post-comments-form">
		<h3 id="reply-title" class="comment-reply-title">Bir yanıt yazın <small><a rel="nofollow" id="cancel-comment-reply-link" href="/author/admin/feed/#respond" style="display:none;">Yanıtı iptal et</a></small></h3><form action="https://www.aniltopcu.com/wp-comments-post.php" method="post" id="commentform" class="comment-form"><p class="comment-notes"><span id="email-notes">E-posta adresiniz yayınlanmayacak.</span> <span class="required-field-message">Gerekli alanlar <span class="required">*</span> ile işaretlenmişlerdir</span></p><p class="comment-form-comment"><label for="comment">Your Comment *</label></label><textarea id="comment" name="comment" cols="45" rows="8" maxlength="65525" required="required" aria-required="true" placeholder="Your Comment *"></textarea></p><p class="comment-form-author"><label for="author">Name *</label><input id="author" name="author" type="text" value="" size="30" aria-required='true' placeholder="Name *" /></p>
<p class="comment-form-email"><label for="email">Email *</label><input id="email" name="email" type="email" value="" size="30" aria-required='true' placeholder="Email *" /></p>
<p class="comment-form-cookies-consent"><input id="wp-comment-cookies-consent" name="wp-comment-cookies-consent" type="checkbox" value="yes"><label for="wp-comment-cookies-consent">Save my name and email in this browser for the next time I comment.</label></p>
<p class="form-submit"><input name="submit" type="submit" id="submit" class="submit" value="Yorum gönder" /> <input type='hidden' name='comment_post_ID' value='612' id='comment_post_ID' />
<input type='hidden' name='comment_parent' id='comment_parent' value='0' />
</p></form>	</div><!-- #respond -->
	</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.aniltopcu.com/zifiri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>SU</title>
		<link>https://www.aniltopcu.com/su/</link>
					<comments>https://www.aniltopcu.com/su/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[superuser]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Sep 2023 19:22:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[deniz]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[fantastik]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[kitap]]></category>
		<category><![CDATA[kurgu]]></category>
		<category><![CDATA[öykü]]></category>
		<category><![CDATA[öykücü]]></category>
		<category><![CDATA[post modern]]></category>
		<category><![CDATA[şair]]></category>
		<category><![CDATA[yazar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.aniltopcu.com/?p=600</guid>

					<description><![CDATA[Denizin çığrışı bütün yerküreyi sağır etti. Kara bacaklı martıların akşam yemeği telaşına denk geldi. Korsanlar komünal düzenlerinin yıkılacağından&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Denizin çığrışı bütün yerküreyi sağır etti. Kara bacaklı martıların akşam yemeği telaşına denk geldi. Korsanlar komünal düzenlerinin yıkılacağından endişe ediyor, balıkçılar fırtınaya karşı esniyordu. Süngerler uygun adım avcılarına direniyordu. Kıyılara ulak olmuş şişeler birbirine çarpıyor, şıngırtılar damlıyordu. Kesif bir koku vuruyordu lodosun ciğerlerine. Enlem boylam bilmeyen kaptanlar yer seçiyordu haritadan. Çağın öteki yüzünde coğrafi keşifler yapılıyor, köleler pazarlanıyordu. Durmadan okyanusun göbeğini yemleyenler “Ya Sabır!” çekiyordu.</p>



<p>“Su” isminde yaşlı biri peydah oldu iskeleye. Gelene geçene selam veriyor, dillere destan olmak istiyordu. Aksayan bacağını tuttu güneşin öfkesine. Kavrulmuş insan kalıntılarına eklenmek istiyordu belki de. Sokuldu yanına sıska bir taze. “Buyur Bey’im birine mi baktın?” diye gözlerini süzdürüverdi yaşlı adamın üstünde. “Denize bakıyorum, o bana bakmıyor” diye dudak büktü hafifçe. “Gemiye adam lazım, etrafı temizleyecek, götür getir yapacak birileri lazım.” dedi bütün davetkârlığıyla sıska ve köse.  “Adama da gemi lazım.” diye cevap verdi Kızılderili bilgelere benzeyen adam. “Benim adım Su, babam koymuş adımı. Neden sonra öğrendim ben de. Hiç deniz görmemiş hayatında ama sevdası olmuş açılıp gitmek köksüzlüğe. Ben doğunca Su diyelim buna ne çıkar demiş. Tabi ayıplamış ahbapları. Oğlana “su” olur mu hiç, bir yudumda dikerler bunu diye söylenmişler. O günden beri suyun kenarına gelirim. Bir gitmek aşkıdır kavurur içimi, ne yaptıysam da binemedim gemilere.” demiş Su.</p>



<p>Zamanın nereden büküleceği belli olmaz. Kıraat ehli bir papağan “müjde” vermiş maviliğe. Beklenen kurtarıcının haberi tez duyulmuş çın çın taşlarında. Sonunda “Su” suya kavuştu. Güneş telaşından tersine doğuverdi. Kıtlık bitti, savaş gemilerinde toplar patladı. Zor yürüyordu güvertede ama eski topraktır, toprak tanır onu. Deniz de tanıyacak göğsüne bastıracak ve hayat suyunu verecektir elbet. Bir oraya bir buraya köçekleşti yarı yaşında adamlara. Bunca yıl sabır dizili taşı çatlamadı. İnsan bu, yarılır bazen baştan başa. Teri kara damladı vernikli ahşaplara. Sildi durdu, durdu sildi, sildi… Gıkını çıkarmadan aylarca vedalaştı gün ölümünde. Bir mendili vardı; başına yakın, cebine komşu. Sallayıp durdu kollarını köpükleri çatlatırcasına. Bir yer vardı ama başka yer yoktu. Severdi ağaçların gövdesine alnını sürmeyi. Aylardır ağaçlar yoktu, zakkum kokusu burun direğinden hicret etmişti.</p>



<p>Bir insan kolay yetişmiyor. Anneler emziriyor, düşman vuruyor, üstüne basılıyor. -Dertler bir yana dursun.- kimseyi incitmemişti. Belki unutmuştur. O kadar… İnsan direne direne büyüyor. Su, çok büyümüştü. Belleği Afrika’dan daha geniş, bahçesi yaşlıydı. İçinden konuşuyor, dışından taşıyordu. Dümeni tutmak istiyordu söz geçiremediği kendiliğiyle. “Bir gün, dedi. Bu dümeni alacağım sonsuz denizlerle kucaklaşacağım.”</p>



<p>Bir sabah gün doğum sancısı çekiyordu. Kocakarı ilaçlarını merhem edip yüzü suyu hürmetine sürdü. Çıt çıkmıyordu koca gemiden. “Nerede bu sürgün dilsizler?” diye söylendi durdu. Sanki deniz yarıldı içine girdiler. Önceleyin telaşlandı, sonra bir rahatladı. “Herhalde denizkızlarını gelin ettiler, alladılar, pulladılar, süsledi kafirler.” diye homurdandı. Geminin kıçında üç beş tur attı. Çapayı yokladı meraklı bir oğlan çocuğu gibi. Kandaşını uçurumdan çeker gibi çekti. -Görülmüş şey değildir.- Çapa koyverdi kendini kapkara ellere. “Ya sabırlar” çekti tilavetinde. Çapayı değil dünyayı çekti. Bir daha çekti yıldızları gövdesine. Gemi usulca süzüldü çarşaflarda. Muzaffer bir komutan gibi yürüdü kaptan köşküne. Bütün saraylardan daha saray, yaratılmış bütün tahtlardan daha saltanatlıydı. Baktı uzaklara dürbün gözüyle. Kıracaktı dümeni “yelkenler fora” diye eşlik edecekti ona sümsük kuşları. Hep ileri gidecek, asla yarım gönüllerin kafesine girmeyecekti.</p>



<p>Aradan an’lar geçti. Aborjin içgüdüsü bir ada tahayyül etti. Çekti nefesini ayak diplerine kadar. Sur’a üfler gibi savurdu gençliğini. İlkin gözüne zakkumlar gözüktü. Seneler evvel gördüğü dostuna sarılır gibi selamladı başıyla. Sonra kayalıkları gördü. Uzattı denize kollarını, kürek mahkumlarını kıskandırarak çekti suyu geriye. Gemi adaya yanaştı. Su, Toprağa kavuştu. Kumsalında bir çiçek yetiştirmek istedi. Çiçekler tuzu sevmez, o da yapraksız bir gölge düşlemezdi. Bir çağ kapatıp bir çağ açmak istiyordu. Bir çağı kapattı. Şişe vurdu sahiline. Koştu, üfledi, kağıdı kelebek etti. Ayakları delikanlı çağlarındaki gibi dipdiriydi. Kolları tabiatı kucaklayacak kadar güçlü, dişleri ilk insanlar kadar keskindi. Bir koşu tepeye çıktı yalınbacak. Elleriyle kazdığı toprağı. Durmadan kazdı. Öyle bir çukur açtı ki hayat sığardı içine. İçine bir tas su döktü. Babasına rahmet etti, toprağı örttü. Kaldırdı ellerini tüm direnenlerin hatrına. Su, göğe kavuştu. Denizin sonsuz aşkına bıraktı kendini. Denizkızlarına kaçamak bir bakış attı dipte. Süzüldü, süzüldü, su üzüldü.</p>



<p><strong>ANIL TOPÇU</strong></p>



<div class="wp-block-comments">





	<div id="respond" class="comment-respond wp-block-post-comments-form">
		<h3 id="reply-title" class="comment-reply-title">Bir yanıt yazın <small><a rel="nofollow" id="cancel-comment-reply-link" href="/author/admin/feed/#respond" style="display:none;">Yanıtı iptal et</a></small></h3><form action="https://www.aniltopcu.com/wp-comments-post.php" method="post" id="commentform" class="comment-form"><p class="comment-notes"><span id="email-notes">E-posta adresiniz yayınlanmayacak.</span> <span class="required-field-message">Gerekli alanlar <span class="required">*</span> ile işaretlenmişlerdir</span></p><p class="comment-form-comment"><label for="comment">Your Comment *</label></label><textarea id="comment" name="comment" cols="45" rows="8" maxlength="65525" required="required" aria-required="true" placeholder="Your Comment *"></textarea></p><p class="comment-form-author"><label for="author">Name *</label><input id="author" name="author" type="text" value="" size="30" aria-required='true' placeholder="Name *" /></p>
<p class="comment-form-email"><label for="email">Email *</label><input id="email" name="email" type="email" value="" size="30" aria-required='true' placeholder="Email *" /></p>
<p class="comment-form-cookies-consent"><input id="wp-comment-cookies-consent" name="wp-comment-cookies-consent" type="checkbox" value="yes"><label for="wp-comment-cookies-consent">Save my name and email in this browser for the next time I comment.</label></p>
<p class="form-submit"><input name="submit" type="submit" id="submit" class="submit" value="Yorum gönder" /> <input type='hidden' name='comment_post_ID' value='600' id='comment_post_ID' />
<input type='hidden' name='comment_parent' id='comment_parent' value='0' />
</p></form>	</div><!-- #respond -->
	</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.aniltopcu.com/su/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>YOL</title>
		<link>https://www.aniltopcu.com/yol/</link>
					<comments>https://www.aniltopcu.com/yol/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[superuser]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Sep 2023 01:40:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[kitap]]></category>
		<category><![CDATA[kurgu]]></category>
		<category><![CDATA[öykü]]></category>
		<category><![CDATA[öykücü]]></category>
		<category><![CDATA[post modern]]></category>
		<category><![CDATA[şair]]></category>
		<category><![CDATA[yazar]]></category>
		<category><![CDATA[yol]]></category>
		<category><![CDATA[yol hikayesi]]></category>
		<category><![CDATA[yol öyküsü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.aniltopcu.com/?p=597</guid>

					<description><![CDATA[Yolculuklar, başlangıcı ve sonu olan eylemler olarak anlatılagelmiştir. Bir yere varma arzusuna denk düştüğü vakitlerden beri güzergâhlar saplanır&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Yolculuklar, başlangıcı ve sonu olan eylemler olarak anlatılagelmiştir. Bir yere varma arzusuna denk düştüğü vakitlerden beri güzergâhlar saplanır damarlara. İnsan yol alır, kuşlar göç eder. Yine bir hicret vakti işlendi kıyılarıma. Bütün tanımları ayaklarımın altına alıp sonu olmayan bir fiile eşitlendim. 8 numaralı koltukta kafamı dünyaya yaslamış, gözlerimi asfalta dikmiştim. Belki bu sefer yanım boş olur umuduyla içeri girenleri süzmeye başladım. Koridorda yürümeye başlayan her kişi benim için davetsiz bir misafir sıfatı yüklüydü. İçime doğmuş olacak ki sıska bir adamın hüviyeti ile yüzleştim. Yüzüne oturmuş gözlüğü belli ki yüzyıllardır aynı yerde duruyordu. Otobüsün ani hareketlerine direnen gözlük kendine bu eşkâli yuva bellemişti. Üstten üç düğme açık beyaz gömleği dünyaya karşı olmakla anılmak istiyordu. Hele ki o çamurla aynı renge sahip pantolonu yok mu yıpranacağı başka bir koltuk arıyordu. Nihayet beklenen an gerçekleşti ve yanıma sokuldu. 7 numaralı koltuğa sahip olduğunu ve bir an önce oturma isteğini dile getirmeden bütün kıvraklığı ile belli etti. Çaresizlik içinde bu davetsize yol verdim, yamacıma kuruldu. Çantasından çıkardığı biletini yaratılmış bütün otobüs muavinlerine gövde gösterisi yaparcasına karşısına iliştirdi. Taze kırılmış umudum yerinde duramıyor, yeni bir devinim için hazırlanıyordu. Kim bilir belki de hiç konuşmadan yol alırdık. Benimki bile bile bir yenilgi elbette. Kim bilmeden yenilmiştir ki?</p>



<p>Yollar hızlandırılmış bir film şeridi gibi gözlerimle dans ederken ümidim yine örselenmeye hazır kıtaydı. Çantadan bu sefer esrarengiz bir şey çıktı. Gizemliydi çünkü defalarca kâğıtla sarılmış, kimse onun ne olduğunu bilsin istemiyor gibiydi. Usulca ve sabırla bütün kâğıtları söktü. Ortaya ise hiç de tahmini zorlamayan bir ihtiyaç çıktı. Yarım ekmeğini ısırmadan önce gözlerini üzerimde meraklı bir gezintiye çıkardı. Kendisinden hiç beklenmedik davudi bir sesle “Yarısını koparayım” dedi. Buna cevap vermeden önce içime küçük bir pişmanlık sımsıkı sarıldı. Bir insan ihtiyacı olan bir şeyin yarısını tanımadığını birine pay ediyorsa o insan bu hayatta payına düşeni almış demektir. Mahcup elmacık kemiklerim sızlarken “Teşekkür ederim, tokum” diyebildim. Hâlbuki içimden ona sarılmak gelmişti. “Yarısını koparmış insan yarasını da koparır insanın.” diye geçirdim içimden. “Biraz vereyim bari, tadına bakmış olursun” dedi. Güçlü surlara sahip kalem artık zedelenmiş, direnmenin anlamsız olduğunu fark etmiştim. Avucunun yarısından hâllice bir parçayı elime emanet etti. Göz göze gelmeye korktuğumdan ısırıp çiğnedim. Küçükken şehirler arası otobüs yolculuklarında annemin asla ihmal etmediği ekmek arası haşlanmış tavuk boğazımdan değil de belleğimde sindirildi sanki. Mecburi istikametimde gerçekleşecek olan mecburi sohbet artık benim için bir borca dönüşmüştü. Her şeye rağmen ilk sözü edecek kadar cesur değildim. Benimle alakalı sorulacak her sorunun cevabı oldum olası tatminsizlik yaratırdı. Sorulan sorulardan değil, verdiğim cevaplardan. Sıska adam son lokmasını da yuttuktan sonra beni biz ızdıraptan kurtardı çünkü söylediği ilk cümlenin benimle alakası yoktu. Bizi kimsenin dinlemediğinden emin olduktan sonra hafifçe eğilerek “Şu 18 numarada oturan kadını tanıyor musun?” dedi. Hayretler içinde dudaklarım birbirine yapışıp konuşma eylemini arıyor pozisyonunu aldı. “Hayır, neden ki?” diyebildim. Neden şaşırdığını anlamadığım bir tavırla “Bak, anlatayım dinle.” dedi. Çaresiz ve anlamsız göz bebeklerimle küçüldüm.</p>



<p>“Bu kadının adı Nazan’dır ancak asıl adını pek bilen yoktur o da Buse’dir. O zamanlar filinta gibi bir delikanlıydım. Askerden yeni dönmüşüm, sağda solda iş arıyorum. Nihayetinde buldum ama bulduklarım bana pek uymadı. Herkes hamallığa yakın işler teklif etti ama ben bir masada oturacağım işler istiyordum. Benimki de nankörlük müdür bilmem ama en azından biraz rahat edeyim istedim. Dile kolay tam yirmi yıl oturacak vaktim olmadı. Rahmetli babamla bağda bahçede kürek sallayıp durduk. Böyle oldu diye hakkım değil midir benim de dinlenmek, biraz nefes almak, yoksa büsbütün kendinibilmezlik midir? Neyse, yine bir gün iş için koşuşturuyordum. Kaldırımda oturmuş eli böğründe yüzünde bir acı birikmiş kadın gördüm. Önce çekindim yanına yanaşmaya. Sonra tutamadım kendimi, “İyi misin bacım?” dedim. Belli belirsiz sözler çıkıyordu ağzından. Sanki inleyerek bir şeyler anlatıyor ama dünya ona kulaklarını tıkamıştı. Oturdum yanına usulca. “Korkma benden sana zarar gelmez, belli ki kötüsün, bırak yardımcı olayım” dedim. Avuçlarını öyle bir sıkmıştı ki içinde sakladığı şeyi kendi dahi görmek istemiyor gibiydi. Birden ellerini açtı, içinde buruşmuş bir kâğıt vardı. Uzattı bana, açtım, okumaya başladım. Karmakarışık bir yazıyla adres vardı içinde. Kafamı biraz zorlayınca adresi bildiğimi anladım. “Buraya mı gideceksin.?” dedim. Hiç ses vermedi. Köylünün eline para geçti mi şehirli gibi harcamaz. Lazım olur diye ucundan ucundan alır. Bu kadın da aynı böyle kullanıyordu kelimeleri. Başını salladı hafifçe. Biz yürümeye başladık. Yolda tek kelime etmedi. Ben sürekli hiç korkmamasını benim ona yardım edeceğimi söyleyip durdum. Bir kuş kedinin elinden kurtulunca göğsü kafesine sığmaz. Pır pır atar da kimsecikler kıyamaz. Gövdesinde ağır bir yük vardı belli ki bir kuş gibi. Nihayet yollar bitti, benim de yolculuğum bitti. Kapıyı tıklattım tam üç kere. Yaşlıca bir kadın açtı, yazmasını telaşla bağladığı  belliydi. Kadını görünce bir kıyamet çığlığı attı. Sevindi mi üzüldü mü derken karşılıklı gözyaşları birbirine karıştı. Yaşlı kadın uzun uzun beni süzdü. Aklına kötü bir şey gelmesin diye anlattım ona durumu. Buyur etti beni içeri. Önce bir karşı çıksam da ısrarına kıyamadım. Omzuma koydu başını minnettar bir arzuyla. “Seni Hızır gönderdi oğlum, ayaklarını öperim senin.” dedi. O kadar küçüldüm ki bu sözler karşısında “Estağfurullah, insanlık öldü mü.” Sözlerini başa sarıp durdum. Ellerini dizlerine koyup anlatmaya başladı.</p>



<p>“Bana Sarı Keriman derler. Bakma saçlarım hiç sarı olmadı ama babama öyle derlermiş. Ondan kaldı bana, ses etmedim, hatıradır babamdan. Ben buralı değilim aslında, gelin geldim yıllar önce. 14 yaşındaydım, evin avlusunda salça kaynatıyordum. Telaşlı, alacaklı gibi kapı çalındı. Jandarma beni görünce ‘Babanı çağır hemen.’ dedi. Dilim nutkum tutuldu. ‘Babam evde yok bağdadır, neden çağırıyorsunuz onu, bir şey mi oldu?’ dedim. ‘Sana iş düşmez, buradan ayrılma bizi bekle.’ dediler. Sanki yüreğime bir bıçak saplandı. Ne yapsam ne etsem diye dönmeye başladım. İkindi vakti oldu, yine acı acı çaldı kapı. Muhtar geldi bu sefer. ‘Keriman, kızım hadi eşyalarını topla’. dedi. Yalvardım ona ‘Ne oldu muhtar amca?’ dedim. Başımı okşadı, benim yüreğime başka bir bıçak daha saplandı. Babam bağdayken husumetli olduğu komşusuyla kavgaya tutuşmuş. Çok ağrına gidecek şeyler işitince çapayı vurmuş adama. Oracıkta ölmüş. Aklını yitirmiş zavallı babam. Kimseye zararı olmazdı, tanısan bilirdin. Haşereyi bile öldürmez, alır toprağa koyardı, öyle yufka yürekliydi. Kim bilir ne söyledi de babam kendini kaybetti. Beni jandarmalar aldı, zarar gelmesin diye halamın yanına gönderdiler. Halam önceleri üzüntüden beni sarıp sardı. Yaralarıma merhem oldu. Gel zaman git zaman her şey değişti. İnsan bu işte, kanın da olsa sığmaz bazen bir yere. Sığdıramadılar beni de. Görücü gelen ilk kişiye verdiler. Benden yaşça büyüktü, dert edemedim. Başında bir damın yoksa her şeyi dert edemezsin kendine. O da önceleri iyi davrandı bana, korudu kolladı. Zaman geçti, yeller esti. Çok işkence etti bana. Ne yapayım, gidemedim bir yere. Çok kere aldım çantamı. Her seferinde çantam kapının eşiğinde kaldı. Oturdum sedire, içimi çektim içime içime. Bir gün elinde bir kundakla geldi karşıma. ‘Bu kızındır, onu kanın belle.’ dedi. Yüreğimde bıçaklar vardı ya, onlar kabuklandı. ‘Kaderindir Keriman, çekeceksin.’ dedim. Gözüm gibi baktım ona, o yavrunun hiçbir suçu yoktu. Rıza Bey’e bir kere hiddetlendim ömrümde. Onda da kızı mektebe göndermeyecek diye. Dikildim karşısına, öyle bir baktım ki yüzüne. ‘Nasıl bilirsen öyle yap.’ dedi. Çekti gitti. Okuttum kızımı göğsümü gere gere. Mektepteki öğretmeni çağırdı bir gün beni. ‘Sözü hiç uzatmayacağım Keriman Hanım, insanlar istemedikleri bir hayat yaşayabilirler. Hepimizin başına kötü işler gelmiştir ama bu kızın bunları yaşamasına izin verme. Onun kocaman bir yüreği, kocaman bir aklı var. Hep koru kolla ki yaşadığını hissetsin. Biliyor musun, geçen gün tenefüste ekmeğinin yarısını arkadaşına verirken gördüm onu. Öyle güzel cız etti ki içim. Biliyorum kendi de açtır ama arkadaşı da açtır. Bana ders oldu, ondan öğrendim paylaşmasını. Bu kızı hiç bırakma olur mu?’ dedi. İnanır mısın oğlum, nasıl sevda büyüdü içimde. Kızım büyüdü, köylere öğretmen oldu. Oralarda nice kızlar yetiştirdi. Buse’yi getirdi bir gün kapıma. Çok kötülük etmişler bu kızcağıza. Annem kollar onu demiş, getirmiş. Pek konuşmazdı, hep önüne bakar içli içli birkaç kelime eder susardı. Hiç üstüne varmadım. Kızımın emanetidir dedim. Bir gün eve geldim. Baktım ki Buse ortada yok. Telaşla aradım, taradım. Komşular anlattılar sonra. Babası olduğunu söyleyen bir adam almış götürmüş. Yine fenalıklar yapacaklarmış ki çekmiş vurmuş o namussuzu. Hem kendini koruduğu için hem de akli melekeleri olmadığı için salıvermişler. Seni Hızır gönderdi de getirdin onu.</p>



<p>Adam gözlüğünden süzülen tuzlu suları bir peçeteye emdirdi. Yol gideli epey uzun zaman olmuştu. Bitki örtüsü değişti, kuşların rengi alacalandı. İçime bir ürperti bağdaş kurdu. Yeteri kadar cümle okumuş bir adamdım ama insan okumak başka meziyetti elbette. İçinde bulunduğum hisleri tarif etmekte zorlanıyor ve kollarım bedenimle köşe kapmaca oynuyordu. Sadece yolculuk yapma eyleminde sıska adam sayesinde edilgenleştim. Yaşamanın ve varmanın gereksinimleri zihnimde büyük bir mücadele veriyordu. Hâlâ benimle ilgili tek soru sormamış olması karşısında yaşadığım bencil arzu yüzünden camda bir yansıma istemiyordum. Tam bu sırada muavin hedefine yoğunlaşmış bir şekilde yanıma geldi. Adama ineceği yerin burası olduğunu söyledi. Bana uzun uzun sarılmak yerine uzun uzun bir acı bıraktı. Dışarıya baktığımda aksak adımlarla bir avluya doğru yol aldığını gördüm. Kafamı boş koltuğa çevirdiğimde buruşmuş bir kağıtla karşılaştım. İçinde bir adres vardı. Bir yere vardım. Kapıyı üç kere çaldım. Kapıyı Nazan açtı.</p>



<p><strong>ANIL TOPÇU</strong></p>



<div class="wp-block-comments">





	<div id="respond" class="comment-respond wp-block-post-comments-form">
		<h3 id="reply-title" class="comment-reply-title">Bir yanıt yazın <small><a rel="nofollow" id="cancel-comment-reply-link" href="/author/admin/feed/#respond" style="display:none;">Yanıtı iptal et</a></small></h3><form action="https://www.aniltopcu.com/wp-comments-post.php" method="post" id="commentform" class="comment-form"><p class="comment-notes"><span id="email-notes">E-posta adresiniz yayınlanmayacak.</span> <span class="required-field-message">Gerekli alanlar <span class="required">*</span> ile işaretlenmişlerdir</span></p><p class="comment-form-comment"><label for="comment">Your Comment *</label></label><textarea id="comment" name="comment" cols="45" rows="8" maxlength="65525" required="required" aria-required="true" placeholder="Your Comment *"></textarea></p><p class="comment-form-author"><label for="author">Name *</label><input id="author" name="author" type="text" value="" size="30" aria-required='true' placeholder="Name *" /></p>
<p class="comment-form-email"><label for="email">Email *</label><input id="email" name="email" type="email" value="" size="30" aria-required='true' placeholder="Email *" /></p>
<p class="comment-form-cookies-consent"><input id="wp-comment-cookies-consent" name="wp-comment-cookies-consent" type="checkbox" value="yes"><label for="wp-comment-cookies-consent">Save my name and email in this browser for the next time I comment.</label></p>
<p class="form-submit"><input name="submit" type="submit" id="submit" class="submit" value="Yorum gönder" /> <input type='hidden' name='comment_post_ID' value='597' id='comment_post_ID' />
<input type='hidden' name='comment_parent' id='comment_parent' value='0' />
</p></form>	</div><!-- #respond -->
	</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.aniltopcu.com/yol/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ADA</title>
		<link>https://www.aniltopcu.com/ada/</link>
					<comments>https://www.aniltopcu.com/ada/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[superuser]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Aug 2023 23:49:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Şiirler]]></category>
		<category><![CDATA[alıntı]]></category>
		<category><![CDATA[anıl topçu]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[kitap]]></category>
		<category><![CDATA[post modern]]></category>
		<category><![CDATA[şair]]></category>
		<category><![CDATA[şiir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.aniltopcu.com/?p=568</guid>

					<description><![CDATA[Trenler vagonları aramaya gitmişti. Tekerrür ederdi adımlar. Coğrafyasına kan doğranmış yerlileri gördü. Zamansız bir düdük çalındı Zararsız bir&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Trenler vagonları aramaya gitmişti.</p>



<p>Tekerrür ederdi adımlar.</p>



<p></p>



<p>Coğrafyasına kan doğranmış yerlileri gördü.</p>



<p></p>



<p>Zamansız bir düdük çalındı</p>



<p>Zararsız bir dumandı.</p>



<p></p>



<p>Çürümüş bir el sallandı camlarına</p>



<p>Kesif kokuları vardı kılcal damarlarında</p>



<p></p>



<p>İspinozlar havalandı.</p>



<p>Çağın bataklığı obruktur tabanlarında</p>



<p>Çarmıhı hatırla.</p>



<p>Dikenler dirilmiş avuçlarında</p>



<p>Bir kıyamet ilişti kızıl perdesine.</p>



<p>Motiflerin içinde varlık anlamsızdı.</p>



<p></p>



<p>Bir orman yakasına gül takmış</p>



<p>Karanfilde yoğun kıskanma</p>



<p></p>



<p>Sokaklarından geçiyor bütün tantana</p>



<p>Kıvranıyor saçlarının ortasında.</p>



<p>Kuzeyden bir ücraya denk olmuştu.</p>



<p>Tüm gidilmez ada-larım</p>



<p>Ve</p>



<p>Trenler</p>



<p>Vagonları</p>



<p>Bulamadı.</p>



<p><strong>ANIL TOPÇU</strong></p>



<div class="wp-block-comments">





	<div id="respond" class="comment-respond wp-block-post-comments-form">
		<h3 id="reply-title" class="comment-reply-title">Bir yanıt yazın <small><a rel="nofollow" id="cancel-comment-reply-link" href="/author/admin/feed/#respond" style="display:none;">Yanıtı iptal et</a></small></h3><form action="https://www.aniltopcu.com/wp-comments-post.php" method="post" id="commentform" class="comment-form"><p class="comment-notes"><span id="email-notes">E-posta adresiniz yayınlanmayacak.</span> <span class="required-field-message">Gerekli alanlar <span class="required">*</span> ile işaretlenmişlerdir</span></p><p class="comment-form-comment"><label for="comment">Your Comment *</label></label><textarea id="comment" name="comment" cols="45" rows="8" maxlength="65525" required="required" aria-required="true" placeholder="Your Comment *"></textarea></p><p class="comment-form-author"><label for="author">Name *</label><input id="author" name="author" type="text" value="" size="30" aria-required='true' placeholder="Name *" /></p>
<p class="comment-form-email"><label for="email">Email *</label><input id="email" name="email" type="email" value="" size="30" aria-required='true' placeholder="Email *" /></p>
<p class="comment-form-cookies-consent"><input id="wp-comment-cookies-consent" name="wp-comment-cookies-consent" type="checkbox" value="yes"><label for="wp-comment-cookies-consent">Save my name and email in this browser for the next time I comment.</label></p>
<p class="form-submit"><input name="submit" type="submit" id="submit" class="submit" value="Yorum gönder" /> <input type='hidden' name='comment_post_ID' value='568' id='comment_post_ID' />
<input type='hidden' name='comment_parent' id='comment_parent' value='0' />
</p></form>	</div><!-- #respond -->
	</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.aniltopcu.com/ada/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>EKLEMLER</title>
		<link>https://www.aniltopcu.com/eklemler/</link>
					<comments>https://www.aniltopcu.com/eklemler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[superuser]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Aug 2023 23:39:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[kitap]]></category>
		<category><![CDATA[kurgu]]></category>
		<category><![CDATA[öykü]]></category>
		<category><![CDATA[öykücü]]></category>
		<category><![CDATA[post modern]]></category>
		<category><![CDATA[şair]]></category>
		<category><![CDATA[yazar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.aniltopcu.com/?p=564</guid>

					<description><![CDATA[Bir taş, bir taş, bir taş daha üstüne eklemledi gözünün ucuyla. Yükseldikçe Babil Kulesi’ne eşitleniyor, yıkılmak zorunluluk halini&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Bir taş, bir taş, bir taş daha üstüne eklemledi gözünün ucuyla. Yükseldikçe Babil Kulesi’ne eşitleniyor, yıkılmak zorunluluk halini göğüslüyordu. Arasına koyacak harcı olmadığı için kirpiklerini sürdü. Taş, tuzu emdi; kaynadı iliklerine. Var gücüyle sırtını kulesine dayıyor ancak yok kalıyordu. Elinden gelse yörüngeyi değiştirir pencerelerini ekvatora dayardı. Sonsuz bir yağmurun içinde erimeyi düşlerdi güz yeryüzüne değdiğinde. Günlerden böyle bir sabah, senelerden böyle bir akşamdı. Dilsiz bir bülbül kondu bahçesindeki erguvanlara. Bir kuşun bir dala gayretine imrendi. Karşıkonulmazlık üzerine bir müdafaaya hazırlanırken çınladı çekiç, örs ve üzengisi. Aidiyet bir tercih değil mecburiyet meselesidir.</p>



<p>Bu sefer çınlayan sadece pişmiş bir kahvenin sesiydi. Yarım yamalak adımlarıyla köpüklere ulaştı, parmaklarının ucuyla sıyırdı taşkınlığı. Sanki kafein değil de bir tutunma halini içine çekiyordu. Her yudumunda biteceğini bile bile ensesini yere paralel tutuyordu. Ve bitti. Bardağını yıkamadan emanete bırakılmış gibi tezgâha sundu. Aslında her zaman iyice çalkalar, son telve tanesi dökülene kadar beklerdi. Artık bekleme zamanı değil kırılma zamanıydı. Bunu biliyor, anlıyor ancak oluşamıyordu. Gerekli elementler oluşana kadar yüzyıllarca bekleyecek gücü kalmamıştı. Bulabildiği ilk inceliğe sarılmak istiyor katmanlarına eklemek istiyordu. Tam olarak ne aradığını bilmez bir şekilde odada dolaşırken bir çocukla çarpıştı önce. Canını yakmış olma ihtimaline karşılık af diledi, saçından öptü. Çocuk konuşmuyor sadece gözlerini ortalamaya çalışıyordu. Sol yanağındaki çukurun hatrını da sordu sessizce. Yanıt alamadıkça başka bir deprem tetikleniyor endişe avuçlarına akıyordu. Tanıdık bir hisle şakaklarını ovdu. Baş ağrısı biraz geçen çocuk nihayet hatırladı. Yerleşmiş bir kıpırtıyla salona doğru koştu. Koltuğun arkasından eliyle koymuş gibi karanlık çağları çıkardı. Sağ elinde bir mont sol elinde bir top vardı. Adamın hafızasına bir Zeus yıldırımı saplandı. Geçmişe dair hatırlayabildiği en eski şeyler gözünün önünde bir perdeyi yırtıyordu. Montu çocuğun sırtına geçirdi. Bir astronotu kıskandırır şıklığı aya doğru çınlıyordu. Topa ise her vuruşunda yalpalıyor dengesi zemine uymuyordu. Adam eğildi çocuğun dizlerinin dibine. Ayakların öptü. “Korkma, acıyacak hep ama direneceğiz.” Dedi. Tel tel kıvrılıp yukarı doğru hizalanan saçlarına parmaklarını geçirdi. Dibinden taradı, güneş gıdıklandı.</p>



<p>Ağır bir merhabanın doğurduğu yoksun edici veda töreni bittikten sonra dolap kapakları gıcırdadı. Kendine ait bir şeylerin olma ihtimalini düşlüyordu. Her girişiminde ise işe yaramazlık tanımlarını kucaklıyordu. Eline geçirebildiği üç beş eşyayı akıbetini tartmadan “yol yolcusu” yaptı. Her şeyle vedalaşıp içinden çıkılmaz bir haz haline gelmemesi için aceleci bir kimliğe büründü. Kiraz ağacından oyduğu çanağa elini uzatmıştı ki son anda kendini duraksattı. Anahtarlar kapıları açmak için icat edilmiştir. Açacak bir kapısı olmadığını hatırlayınca anahtarıyla bağını kopardı. Son kez eşikte kendini yere bıraktı. Bu eşikte kendini ne çok yere bırakmıştı. Sırtını dayadığı duvarların fısıltısını işitti. Sessizlik ve ses arasındaki o ince makam farkını duyuyordu. Kimi akşamlar soluklar borularına kaçmış bir şekilde hıçkırırdı. Artık inlemiyor sadece derinden bir sızıyı suluyordu. Kamburundan taşan bütün yükü sırtladı -küfesi dahil-.</p>



<p>Nihayet kendini dışarı atabilmiş ve gitmek için gövdesini yanına alabilmişti. Oldu olası havaya bakmadan yönünü tayin edebilir ve asla kaybolmazdı. Fıtratına işlemiş bu yabanıllık işleri zora sokmasın diye hemen bir çözüm bulması gerekiyordu. Sımsıkı kapadı gözlerini. Her yer karardı ama içi kadar değil elbette. Olduğu yerde dönmeye başladı. Her turda başka bir boyuta geçiyor, zamanın kabuklarını yırtıyordu. O kadar çok başa dönmüştü ki başlangıcı unuttu. Söz verdi kendine: Her ne olursa olsun arzuladığı yere gelmeden gözlerini açmayacak ve asla hangi yöne gittiğini düşünmeyecekti. Kendini sadece su damlacığı gibi akışa bırakmak ve okyanusuna varmayı umuyordu. Verdiği sözü tuttu sadece düşündü ve mevsimlerce yürüdü. Zihninden geçenleri durdurmayı denese de beyhude bir çaba içinde olmak istemiyordu sadece akmak istiyordu. Kolay değil tam on sekiz mevsim yürüdü. Boş şişeye bayati makamı üfleyen dervişlerden, zaman makinesi için gereken cıvatalardan, ortak bir dünya dili çabasından, savaşlarda işlenen insanlık suçlarından, ıssız bir adada yaşayan böceklerden, zincirleri kopuk salıncaklara kadar her şeyi düşündü. İlk ön dört mevsim boyunca düşüncelerini sürekli ketlemeye çalıştı. Sonradan fark etti ki onu var eden şey zaten bunlar üzerine düşünmekti. Bir yerden sonra kendine engel olmadı, gözleri sımsıkı kapalı bir şekilde adımladı.</p>



<p>Bir gün bir anda burnuna kesif bir koku saplandı. Tatlı bir tuz hazzı önce yapraklara vuruyor arından baharla karışıp rüzgârda birleşiyordu. Hiç düşünmeden açtı gözlerini. Dirseklerine kadar değen sakallarının arasında kaçamak bir tebessümle karşıladı manzarayı. Balıktan henüz dönmüş bir tekne gibi yanaştı çakılların üstüne. Olması gereken yerin burası olup olmadığı hakkında hiç münakaşaya girmeden avuçlarını suya değdirdi. Gözlerine sürdü akışı. Sürmelendi gözleri. Ciğerlerini korsanlardan kalma naralarla doldurdu. Bundan sonra olacakları hesaplamak yerine olmayacaklarla dertleşmek istiyordu. Anlatmaya başlamadan önce omzuna bir parmak damladı. Ürkmüş ve telaşlı bir yanak kırışıklığı ile karşıladı bu selamı. Belini doğrultabilse bir safkan atla yarışabilecek kıvraklık yanına sokuldu. Yaşanmışlığın bedene sığmış hali olan bu yaşlıca adam artık endişeyi temsil etmiyordu. Tarifsiz bir huzur işgal etmişti bedenini. Söze giriş yeri ararken sancısı son buldu.</p>



<p>“Ulaşabildin mi istediğin yere?”</p>



<p>“Bilmiyorum, buraya gelince durdurdu bir şeyler beni”</p>



<p>“On sekiz mevsim boyunca hiç yoruldun mu?”</p>



<p>“Önceleri dizlerim ağrıyordu ama sonra onlar da vazgeçti”</p>



<p>“Yeterince gidince her şey gidecekmiş gibi gelir.</p>



<p>“Yeterince gittim mi?”</p>



<p>“Ben de yıllardır bunu düşünüyorum, gözlerim kapalı kalsa ne değişirdi diye.”</p>



<p>“Salondaki çocuğa sen de çarptın mı?”</p>



<p>“Bir parçamla çarpıştık.”</p>



<p>“Ayaklarımız hala aynı mı”</p>



<p>“Soğuklarda sızlıyor en çok.”</p>



<p>“Geçti mi her şey?”</p>



<p>“Yandı, külleri üstüme yapıştı, her esintide dudaklarımın kenarına düşüyor.”</p>



<p>Yutkunduğu havayı boğazı kabul etmeyince dışarı savurdu. Bütün ihtimalleri düşünmüş ancak kendini hesaba katmamıştı. Her şeyin düzeleceği yanılgısına öyle inanmıştı ki küller gerçeği değiştirmişti. Yaşlı adamın saçlarını elleriyle taradı. Cebine bir taş, bir taş, sonsuz taş eklemledi. Ayaklarını okyanusa soktu. Çivi gibi bir soğukla karıncalandı. Önce sakalları değdi damlacıklara. Sonra saçlarını tuz kapladı. Bir gemi üzerinden geçti. Kaptan düdük çalmadı. Asırlar sonra üç kişi kıyıya vurdu.</p>



<p><strong>ANIL TOPÇU</strong></p>



<div class="wp-block-comments">





	<div id="respond" class="comment-respond wp-block-post-comments-form">
		<h3 id="reply-title" class="comment-reply-title">Bir yanıt yazın <small><a rel="nofollow" id="cancel-comment-reply-link" href="/author/admin/feed/#respond" style="display:none;">Yanıtı iptal et</a></small></h3><form action="https://www.aniltopcu.com/wp-comments-post.php" method="post" id="commentform" class="comment-form"><p class="comment-notes"><span id="email-notes">E-posta adresiniz yayınlanmayacak.</span> <span class="required-field-message">Gerekli alanlar <span class="required">*</span> ile işaretlenmişlerdir</span></p><p class="comment-form-comment"><label for="comment">Your Comment *</label></label><textarea id="comment" name="comment" cols="45" rows="8" maxlength="65525" required="required" aria-required="true" placeholder="Your Comment *"></textarea></p><p class="comment-form-author"><label for="author">Name *</label><input id="author" name="author" type="text" value="" size="30" aria-required='true' placeholder="Name *" /></p>
<p class="comment-form-email"><label for="email">Email *</label><input id="email" name="email" type="email" value="" size="30" aria-required='true' placeholder="Email *" /></p>
<p class="comment-form-cookies-consent"><input id="wp-comment-cookies-consent" name="wp-comment-cookies-consent" type="checkbox" value="yes"><label for="wp-comment-cookies-consent">Save my name and email in this browser for the next time I comment.</label></p>
<p class="form-submit"><input name="submit" type="submit" id="submit" class="submit" value="Yorum gönder" /> <input type='hidden' name='comment_post_ID' value='564' id='comment_post_ID' />
<input type='hidden' name='comment_parent' id='comment_parent' value='0' />
</p></form>	</div><!-- #respond -->
	</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.aniltopcu.com/eklemler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
