Denizin çığrışı bütün yerküreyi sağır etti. Kara bacaklı martıların akşam yemeği telaşına denk geldi. Korsanlar komünal düzenlerinin yıkılacağından endişe ediyor, balıkçılar fırtınaya karşı esniyordu. Süngerler uygun adım avcılarına direniyordu. Kıyılara ulak olmuş şişeler birbirine çarpıyor, şıngırtılar damlıyordu. Kesif bir koku vuruyordu lodosun ciğerlerine. Enlem boylam bilmeyen kaptanlar yer seçiyordu haritadan. Çağın öteki yüzünde coğrafi keşifler yapılıyor, köleler pazarlanıyordu. Durmadan okyanusun göbeğini yemleyenler “Ya Sabır!” çekiyordu.
“Su” isminde yaşlı biri peydah oldu iskeleye. Gelene geçene selam veriyor, dillere destan olmak istiyordu. Aksayan bacağını tuttu güneşin öfkesine. Kavrulmuş insan kalıntılarına eklenmek istiyordu belki de. Sokuldu yanına sıska bir taze. “Buyur Bey’im birine mi baktın?” diye gözlerini süzdürüverdi yaşlı adamın üstünde. “Denize bakıyorum, o bana bakmıyor” diye dudak büktü hafifçe. “Gemiye adam lazım, etrafı temizleyecek, götür getir yapacak birileri lazım.” dedi bütün davetkârlığıyla sıska ve köse. “Adama da gemi lazım.” diye cevap verdi Kızılderili bilgelere benzeyen adam. “Benim adım Su, babam koymuş adımı. Neden sonra öğrendim ben de. Hiç deniz görmemiş hayatında ama sevdası olmuş açılıp gitmek köksüzlüğe. Ben doğunca Su diyelim buna ne çıkar demiş. Tabi ayıplamış ahbapları. Oğlana “su” olur mu hiç, bir yudumda dikerler bunu diye söylenmişler. O günden beri suyun kenarına gelirim. Bir gitmek aşkıdır kavurur içimi, ne yaptıysam da binemedim gemilere.” demiş Su.
Zamanın nereden büküleceği belli olmaz. Kıraat ehli bir papağan “müjde” vermiş maviliğe. Beklenen kurtarıcının haberi tez duyulmuş çın çın taşlarında. Sonunda “Su” suya kavuştu. Güneş telaşından tersine doğuverdi. Kıtlık bitti, savaş gemilerinde toplar patladı. Zor yürüyordu güvertede ama eski topraktır, toprak tanır onu. Deniz de tanıyacak göğsüne bastıracak ve hayat suyunu verecektir elbet. Bir oraya bir buraya köçekleşti yarı yaşında adamlara. Bunca yıl sabır dizili taşı çatlamadı. İnsan bu, yarılır bazen baştan başa. Teri kara damladı vernikli ahşaplara. Sildi durdu, durdu sildi, sildi… Gıkını çıkarmadan aylarca vedalaştı gün ölümünde. Bir mendili vardı; başına yakın, cebine komşu. Sallayıp durdu kollarını köpükleri çatlatırcasına. Bir yer vardı ama başka yer yoktu. Severdi ağaçların gövdesine alnını sürmeyi. Aylardır ağaçlar yoktu, zakkum kokusu burun direğinden hicret etmişti.
Bir insan kolay yetişmiyor. Anneler emziriyor, düşman vuruyor, üstüne basılıyor. -Dertler bir yana dursun.- kimseyi incitmemişti. Belki unutmuştur. O kadar… İnsan direne direne büyüyor. Su, çok büyümüştü. Belleği Afrika’dan daha geniş, bahçesi yaşlıydı. İçinden konuşuyor, dışından taşıyordu. Dümeni tutmak istiyordu söz geçiremediği kendiliğiyle. “Bir gün, dedi. Bu dümeni alacağım sonsuz denizlerle kucaklaşacağım.”
Bir sabah gün doğum sancısı çekiyordu. Kocakarı ilaçlarını merhem edip yüzü suyu hürmetine sürdü. Çıt çıkmıyordu koca gemiden. “Nerede bu sürgün dilsizler?” diye söylendi durdu. Sanki deniz yarıldı içine girdiler. Önceleyin telaşlandı, sonra bir rahatladı. “Herhalde denizkızlarını gelin ettiler, alladılar, pulladılar, süsledi kafirler.” diye homurdandı. Geminin kıçında üç beş tur attı. Çapayı yokladı meraklı bir oğlan çocuğu gibi. Kandaşını uçurumdan çeker gibi çekti. -Görülmüş şey değildir.- Çapa koyverdi kendini kapkara ellere. “Ya sabırlar” çekti tilavetinde. Çapayı değil dünyayı çekti. Bir daha çekti yıldızları gövdesine. Gemi usulca süzüldü çarşaflarda. Muzaffer bir komutan gibi yürüdü kaptan köşküne. Bütün saraylardan daha saray, yaratılmış bütün tahtlardan daha saltanatlıydı. Baktı uzaklara dürbün gözüyle. Kıracaktı dümeni “yelkenler fora” diye eşlik edecekti ona sümsük kuşları. Hep ileri gidecek, asla yarım gönüllerin kafesine girmeyecekti.
Aradan an’lar geçti. Aborjin içgüdüsü bir ada tahayyül etti. Çekti nefesini ayak diplerine kadar. Sur’a üfler gibi savurdu gençliğini. İlkin gözüne zakkumlar gözüktü. Seneler evvel gördüğü dostuna sarılır gibi selamladı başıyla. Sonra kayalıkları gördü. Uzattı denize kollarını, kürek mahkumlarını kıskandırarak çekti suyu geriye. Gemi adaya yanaştı. Su, Toprağa kavuştu. Kumsalında bir çiçek yetiştirmek istedi. Çiçekler tuzu sevmez, o da yapraksız bir gölge düşlemezdi. Bir çağ kapatıp bir çağ açmak istiyordu. Bir çağı kapattı. Şişe vurdu sahiline. Koştu, üfledi, kağıdı kelebek etti. Ayakları delikanlı çağlarındaki gibi dipdiriydi. Kolları tabiatı kucaklayacak kadar güçlü, dişleri ilk insanlar kadar keskindi. Bir koşu tepeye çıktı yalınbacak. Elleriyle kazdığı toprağı. Durmadan kazdı. Öyle bir çukur açtı ki hayat sığardı içine. İçine bir tas su döktü. Babasına rahmet etti, toprağı örttü. Kaldırdı ellerini tüm direnenlerin hatrına. Su, göğe kavuştu. Denizin sonsuz aşkına bıraktı kendini. Denizkızlarına kaçamak bir bakış attı dipte. Süzüldü, süzüldü, su üzüldü.
ANIL TOPÇU
Bir yanıt yazın