Yolculuklar, başlangıcı ve sonu olan eylemler olarak anlatılagelmiştir. Bir yere varma arzusuna denk düştüğü vakitlerden beri güzergâhlar saplanır damarlara. İnsan yol alır, kuşlar göç eder. Yine bir hicret vakti işlendi kıyılarıma. Bütün tanımları ayaklarımın altına alıp sonu olmayan bir fiile eşitlendim. 8 numaralı koltukta kafamı dünyaya yaslamış, gözlerimi asfalta dikmiştim. Belki bu sefer yanım boş olur umuduyla içeri girenleri süzmeye başladım. Koridorda yürümeye başlayan her kişi benim için davetsiz bir misafir sıfatı yüklüydü. İçime doğmuş olacak ki sıska bir adamın hüviyeti ile yüzleştim. Yüzüne oturmuş gözlüğü belli ki yüzyıllardır aynı yerde duruyordu. Otobüsün ani hareketlerine direnen gözlük kendine bu eşkâli yuva bellemişti. Üstten üç düğme açık beyaz gömleği dünyaya karşı olmakla anılmak istiyordu. Hele ki o çamurla aynı renge sahip pantolonu yok mu yıpranacağı başka bir koltuk arıyordu. Nihayet beklenen an gerçekleşti ve yanıma sokuldu. 7 numaralı koltuğa sahip olduğunu ve bir an önce oturma isteğini dile getirmeden bütün kıvraklığı ile belli etti. Çaresizlik içinde bu davetsize yol verdim, yamacıma kuruldu. Çantasından çıkardığı biletini yaratılmış bütün otobüs muavinlerine gövde gösterisi yaparcasına karşısına iliştirdi. Taze kırılmış umudum yerinde duramıyor, yeni bir devinim için hazırlanıyordu. Kim bilir belki de hiç konuşmadan yol alırdık. Benimki bile bile bir yenilgi elbette. Kim bilmeden yenilmiştir ki?
Yollar hızlandırılmış bir film şeridi gibi gözlerimle dans ederken ümidim yine örselenmeye hazır kıtaydı. Çantadan bu sefer esrarengiz bir şey çıktı. Gizemliydi çünkü defalarca kâğıtla sarılmış, kimse onun ne olduğunu bilsin istemiyor gibiydi. Usulca ve sabırla bütün kâğıtları söktü. Ortaya ise hiç de tahmini zorlamayan bir ihtiyaç çıktı. Yarım ekmeğini ısırmadan önce gözlerini üzerimde meraklı bir gezintiye çıkardı. Kendisinden hiç beklenmedik davudi bir sesle “Yarısını koparayım” dedi. Buna cevap vermeden önce içime küçük bir pişmanlık sımsıkı sarıldı. Bir insan ihtiyacı olan bir şeyin yarısını tanımadığını birine pay ediyorsa o insan bu hayatta payına düşeni almış demektir. Mahcup elmacık kemiklerim sızlarken “Teşekkür ederim, tokum” diyebildim. Hâlbuki içimden ona sarılmak gelmişti. “Yarısını koparmış insan yarasını da koparır insanın.” diye geçirdim içimden. “Biraz vereyim bari, tadına bakmış olursun” dedi. Güçlü surlara sahip kalem artık zedelenmiş, direnmenin anlamsız olduğunu fark etmiştim. Avucunun yarısından hâllice bir parçayı elime emanet etti. Göz göze gelmeye korktuğumdan ısırıp çiğnedim. Küçükken şehirler arası otobüs yolculuklarında annemin asla ihmal etmediği ekmek arası haşlanmış tavuk boğazımdan değil de belleğimde sindirildi sanki. Mecburi istikametimde gerçekleşecek olan mecburi sohbet artık benim için bir borca dönüşmüştü. Her şeye rağmen ilk sözü edecek kadar cesur değildim. Benimle alakalı sorulacak her sorunun cevabı oldum olası tatminsizlik yaratırdı. Sorulan sorulardan değil, verdiğim cevaplardan. Sıska adam son lokmasını da yuttuktan sonra beni biz ızdıraptan kurtardı çünkü söylediği ilk cümlenin benimle alakası yoktu. Bizi kimsenin dinlemediğinden emin olduktan sonra hafifçe eğilerek “Şu 18 numarada oturan kadını tanıyor musun?” dedi. Hayretler içinde dudaklarım birbirine yapışıp konuşma eylemini arıyor pozisyonunu aldı. “Hayır, neden ki?” diyebildim. Neden şaşırdığını anlamadığım bir tavırla “Bak, anlatayım dinle.” dedi. Çaresiz ve anlamsız göz bebeklerimle küçüldüm.
“Bu kadının adı Nazan’dır ancak asıl adını pek bilen yoktur o da Buse’dir. O zamanlar filinta gibi bir delikanlıydım. Askerden yeni dönmüşüm, sağda solda iş arıyorum. Nihayetinde buldum ama bulduklarım bana pek uymadı. Herkes hamallığa yakın işler teklif etti ama ben bir masada oturacağım işler istiyordum. Benimki de nankörlük müdür bilmem ama en azından biraz rahat edeyim istedim. Dile kolay tam yirmi yıl oturacak vaktim olmadı. Rahmetli babamla bağda bahçede kürek sallayıp durduk. Böyle oldu diye hakkım değil midir benim de dinlenmek, biraz nefes almak, yoksa büsbütün kendinibilmezlik midir? Neyse, yine bir gün iş için koşuşturuyordum. Kaldırımda oturmuş eli böğründe yüzünde bir acı birikmiş kadın gördüm. Önce çekindim yanına yanaşmaya. Sonra tutamadım kendimi, “İyi misin bacım?” dedim. Belli belirsiz sözler çıkıyordu ağzından. Sanki inleyerek bir şeyler anlatıyor ama dünya ona kulaklarını tıkamıştı. Oturdum yanına usulca. “Korkma benden sana zarar gelmez, belli ki kötüsün, bırak yardımcı olayım” dedim. Avuçlarını öyle bir sıkmıştı ki içinde sakladığı şeyi kendi dahi görmek istemiyor gibiydi. Birden ellerini açtı, içinde buruşmuş bir kâğıt vardı. Uzattı bana, açtım, okumaya başladım. Karmakarışık bir yazıyla adres vardı içinde. Kafamı biraz zorlayınca adresi bildiğimi anladım. “Buraya mı gideceksin.?” dedim. Hiç ses vermedi. Köylünün eline para geçti mi şehirli gibi harcamaz. Lazım olur diye ucundan ucundan alır. Bu kadın da aynı böyle kullanıyordu kelimeleri. Başını salladı hafifçe. Biz yürümeye başladık. Yolda tek kelime etmedi. Ben sürekli hiç korkmamasını benim ona yardım edeceğimi söyleyip durdum. Bir kuş kedinin elinden kurtulunca göğsü kafesine sığmaz. Pır pır atar da kimsecikler kıyamaz. Gövdesinde ağır bir yük vardı belli ki bir kuş gibi. Nihayet yollar bitti, benim de yolculuğum bitti. Kapıyı tıklattım tam üç kere. Yaşlıca bir kadın açtı, yazmasını telaşla bağladığı belliydi. Kadını görünce bir kıyamet çığlığı attı. Sevindi mi üzüldü mü derken karşılıklı gözyaşları birbirine karıştı. Yaşlı kadın uzun uzun beni süzdü. Aklına kötü bir şey gelmesin diye anlattım ona durumu. Buyur etti beni içeri. Önce bir karşı çıksam da ısrarına kıyamadım. Omzuma koydu başını minnettar bir arzuyla. “Seni Hızır gönderdi oğlum, ayaklarını öperim senin.” dedi. O kadar küçüldüm ki bu sözler karşısında “Estağfurullah, insanlık öldü mü.” Sözlerini başa sarıp durdum. Ellerini dizlerine koyup anlatmaya başladı.
“Bana Sarı Keriman derler. Bakma saçlarım hiç sarı olmadı ama babama öyle derlermiş. Ondan kaldı bana, ses etmedim, hatıradır babamdan. Ben buralı değilim aslında, gelin geldim yıllar önce. 14 yaşındaydım, evin avlusunda salça kaynatıyordum. Telaşlı, alacaklı gibi kapı çalındı. Jandarma beni görünce ‘Babanı çağır hemen.’ dedi. Dilim nutkum tutuldu. ‘Babam evde yok bağdadır, neden çağırıyorsunuz onu, bir şey mi oldu?’ dedim. ‘Sana iş düşmez, buradan ayrılma bizi bekle.’ dediler. Sanki yüreğime bir bıçak saplandı. Ne yapsam ne etsem diye dönmeye başladım. İkindi vakti oldu, yine acı acı çaldı kapı. Muhtar geldi bu sefer. ‘Keriman, kızım hadi eşyalarını topla’. dedi. Yalvardım ona ‘Ne oldu muhtar amca?’ dedim. Başımı okşadı, benim yüreğime başka bir bıçak daha saplandı. Babam bağdayken husumetli olduğu komşusuyla kavgaya tutuşmuş. Çok ağrına gidecek şeyler işitince çapayı vurmuş adama. Oracıkta ölmüş. Aklını yitirmiş zavallı babam. Kimseye zararı olmazdı, tanısan bilirdin. Haşereyi bile öldürmez, alır toprağa koyardı, öyle yufka yürekliydi. Kim bilir ne söyledi de babam kendini kaybetti. Beni jandarmalar aldı, zarar gelmesin diye halamın yanına gönderdiler. Halam önceleri üzüntüden beni sarıp sardı. Yaralarıma merhem oldu. Gel zaman git zaman her şey değişti. İnsan bu işte, kanın da olsa sığmaz bazen bir yere. Sığdıramadılar beni de. Görücü gelen ilk kişiye verdiler. Benden yaşça büyüktü, dert edemedim. Başında bir damın yoksa her şeyi dert edemezsin kendine. O da önceleri iyi davrandı bana, korudu kolladı. Zaman geçti, yeller esti. Çok işkence etti bana. Ne yapayım, gidemedim bir yere. Çok kere aldım çantamı. Her seferinde çantam kapının eşiğinde kaldı. Oturdum sedire, içimi çektim içime içime. Bir gün elinde bir kundakla geldi karşıma. ‘Bu kızındır, onu kanın belle.’ dedi. Yüreğimde bıçaklar vardı ya, onlar kabuklandı. ‘Kaderindir Keriman, çekeceksin.’ dedim. Gözüm gibi baktım ona, o yavrunun hiçbir suçu yoktu. Rıza Bey’e bir kere hiddetlendim ömrümde. Onda da kızı mektebe göndermeyecek diye. Dikildim karşısına, öyle bir baktım ki yüzüne. ‘Nasıl bilirsen öyle yap.’ dedi. Çekti gitti. Okuttum kızımı göğsümü gere gere. Mektepteki öğretmeni çağırdı bir gün beni. ‘Sözü hiç uzatmayacağım Keriman Hanım, insanlar istemedikleri bir hayat yaşayabilirler. Hepimizin başına kötü işler gelmiştir ama bu kızın bunları yaşamasına izin verme. Onun kocaman bir yüreği, kocaman bir aklı var. Hep koru kolla ki yaşadığını hissetsin. Biliyor musun, geçen gün tenefüste ekmeğinin yarısını arkadaşına verirken gördüm onu. Öyle güzel cız etti ki içim. Biliyorum kendi de açtır ama arkadaşı da açtır. Bana ders oldu, ondan öğrendim paylaşmasını. Bu kızı hiç bırakma olur mu?’ dedi. İnanır mısın oğlum, nasıl sevda büyüdü içimde. Kızım büyüdü, köylere öğretmen oldu. Oralarda nice kızlar yetiştirdi. Buse’yi getirdi bir gün kapıma. Çok kötülük etmişler bu kızcağıza. Annem kollar onu demiş, getirmiş. Pek konuşmazdı, hep önüne bakar içli içli birkaç kelime eder susardı. Hiç üstüne varmadım. Kızımın emanetidir dedim. Bir gün eve geldim. Baktım ki Buse ortada yok. Telaşla aradım, taradım. Komşular anlattılar sonra. Babası olduğunu söyleyen bir adam almış götürmüş. Yine fenalıklar yapacaklarmış ki çekmiş vurmuş o namussuzu. Hem kendini koruduğu için hem de akli melekeleri olmadığı için salıvermişler. Seni Hızır gönderdi de getirdin onu.
Adam gözlüğünden süzülen tuzlu suları bir peçeteye emdirdi. Yol gideli epey uzun zaman olmuştu. Bitki örtüsü değişti, kuşların rengi alacalandı. İçime bir ürperti bağdaş kurdu. Yeteri kadar cümle okumuş bir adamdım ama insan okumak başka meziyetti elbette. İçinde bulunduğum hisleri tarif etmekte zorlanıyor ve kollarım bedenimle köşe kapmaca oynuyordu. Sadece yolculuk yapma eyleminde sıska adam sayesinde edilgenleştim. Yaşamanın ve varmanın gereksinimleri zihnimde büyük bir mücadele veriyordu. Hâlâ benimle ilgili tek soru sormamış olması karşısında yaşadığım bencil arzu yüzünden camda bir yansıma istemiyordum. Tam bu sırada muavin hedefine yoğunlaşmış bir şekilde yanıma geldi. Adama ineceği yerin burası olduğunu söyledi. Bana uzun uzun sarılmak yerine uzun uzun bir acı bıraktı. Dışarıya baktığımda aksak adımlarla bir avluya doğru yol aldığını gördüm. Kafamı boş koltuğa çevirdiğimde buruşmuş bir kağıtla karşılaştım. İçinde bir adres vardı. Bir yere vardım. Kapıyı üç kere çaldım. Kapıyı Nazan açtı.
ANIL TOPÇU
Bir yanıt yazın