EKLEMLER

Bir taş, bir taş, bir taş daha üstüne eklemledi gözünün ucuyla. Yükseldikçe Babil Kulesi’ne eşitleniyor, yıkılmak zorunluluk halini göğüslüyordu. Arasına koyacak harcı olmadığı için kirpiklerini sürdü. Taş, tuzu emdi; kaynadı iliklerine. Var gücüyle sırtını kulesine dayıyor ancak yok kalıyordu. Elinden gelse yörüngeyi değiştirir pencerelerini ekvatora dayardı. Sonsuz bir yağmurun içinde erimeyi düşlerdi güz yeryüzüne değdiğinde. Günlerden böyle bir sabah, senelerden böyle bir akşamdı. Dilsiz bir bülbül kondu bahçesindeki erguvanlara. Bir kuşun bir dala gayretine imrendi. Karşıkonulmazlık üzerine bir müdafaaya hazırlanırken çınladı çekiç, örs ve üzengisi. Aidiyet bir tercih değil mecburiyet meselesidir.

Bu sefer çınlayan sadece pişmiş bir kahvenin sesiydi. Yarım yamalak adımlarıyla köpüklere ulaştı, parmaklarının ucuyla sıyırdı taşkınlığı. Sanki kafein değil de bir tutunma halini içine çekiyordu. Her yudumunda biteceğini bile bile ensesini yere paralel tutuyordu. Ve bitti. Bardağını yıkamadan emanete bırakılmış gibi tezgâha sundu. Aslında her zaman iyice çalkalar, son telve tanesi dökülene kadar beklerdi. Artık bekleme zamanı değil kırılma zamanıydı. Bunu biliyor, anlıyor ancak oluşamıyordu. Gerekli elementler oluşana kadar yüzyıllarca bekleyecek gücü kalmamıştı. Bulabildiği ilk inceliğe sarılmak istiyor katmanlarına eklemek istiyordu. Tam olarak ne aradığını bilmez bir şekilde odada dolaşırken bir çocukla çarpıştı önce. Canını yakmış olma ihtimaline karşılık af diledi, saçından öptü. Çocuk konuşmuyor sadece gözlerini ortalamaya çalışıyordu. Sol yanağındaki çukurun hatrını da sordu sessizce. Yanıt alamadıkça başka bir deprem tetikleniyor endişe avuçlarına akıyordu. Tanıdık bir hisle şakaklarını ovdu. Baş ağrısı biraz geçen çocuk nihayet hatırladı. Yerleşmiş bir kıpırtıyla salona doğru koştu. Koltuğun arkasından eliyle koymuş gibi karanlık çağları çıkardı. Sağ elinde bir mont sol elinde bir top vardı. Adamın hafızasına bir Zeus yıldırımı saplandı. Geçmişe dair hatırlayabildiği en eski şeyler gözünün önünde bir perdeyi yırtıyordu. Montu çocuğun sırtına geçirdi. Bir astronotu kıskandırır şıklığı aya doğru çınlıyordu. Topa ise her vuruşunda yalpalıyor dengesi zemine uymuyordu. Adam eğildi çocuğun dizlerinin dibine. Ayakların öptü. “Korkma, acıyacak hep ama direneceğiz.” Dedi. Tel tel kıvrılıp yukarı doğru hizalanan saçlarına parmaklarını geçirdi. Dibinden taradı, güneş gıdıklandı.

Ağır bir merhabanın doğurduğu yoksun edici veda töreni bittikten sonra dolap kapakları gıcırdadı. Kendine ait bir şeylerin olma ihtimalini düşlüyordu. Her girişiminde ise işe yaramazlık tanımlarını kucaklıyordu. Eline geçirebildiği üç beş eşyayı akıbetini tartmadan “yol yolcusu” yaptı. Her şeyle vedalaşıp içinden çıkılmaz bir haz haline gelmemesi için aceleci bir kimliğe büründü. Kiraz ağacından oyduğu çanağa elini uzatmıştı ki son anda kendini duraksattı. Anahtarlar kapıları açmak için icat edilmiştir. Açacak bir kapısı olmadığını hatırlayınca anahtarıyla bağını kopardı. Son kez eşikte kendini yere bıraktı. Bu eşikte kendini ne çok yere bırakmıştı. Sırtını dayadığı duvarların fısıltısını işitti. Sessizlik ve ses arasındaki o ince makam farkını duyuyordu. Kimi akşamlar soluklar borularına kaçmış bir şekilde hıçkırırdı. Artık inlemiyor sadece derinden bir sızıyı suluyordu. Kamburundan taşan bütün yükü sırtladı -küfesi dahil-.

Nihayet kendini dışarı atabilmiş ve gitmek için gövdesini yanına alabilmişti. Oldu olası havaya bakmadan yönünü tayin edebilir ve asla kaybolmazdı. Fıtratına işlemiş bu yabanıllık işleri zora sokmasın diye hemen bir çözüm bulması gerekiyordu. Sımsıkı kapadı gözlerini. Her yer karardı ama içi kadar değil elbette. Olduğu yerde dönmeye başladı. Her turda başka bir boyuta geçiyor, zamanın kabuklarını yırtıyordu. O kadar çok başa dönmüştü ki başlangıcı unuttu. Söz verdi kendine: Her ne olursa olsun arzuladığı yere gelmeden gözlerini açmayacak ve asla hangi yöne gittiğini düşünmeyecekti. Kendini sadece su damlacığı gibi akışa bırakmak ve okyanusuna varmayı umuyordu. Verdiği sözü tuttu sadece düşündü ve mevsimlerce yürüdü. Zihninden geçenleri durdurmayı denese de beyhude bir çaba içinde olmak istemiyordu sadece akmak istiyordu. Kolay değil tam on sekiz mevsim yürüdü. Boş şişeye bayati makamı üfleyen dervişlerden, zaman makinesi için gereken cıvatalardan, ortak bir dünya dili çabasından, savaşlarda işlenen insanlık suçlarından, ıssız bir adada yaşayan böceklerden, zincirleri kopuk salıncaklara kadar her şeyi düşündü. İlk ön dört mevsim boyunca düşüncelerini sürekli ketlemeye çalıştı. Sonradan fark etti ki onu var eden şey zaten bunlar üzerine düşünmekti. Bir yerden sonra kendine engel olmadı, gözleri sımsıkı kapalı bir şekilde adımladı.

Bir gün bir anda burnuna kesif bir koku saplandı. Tatlı bir tuz hazzı önce yapraklara vuruyor arından baharla karışıp rüzgârda birleşiyordu. Hiç düşünmeden açtı gözlerini. Dirseklerine kadar değen sakallarının arasında kaçamak bir tebessümle karşıladı manzarayı. Balıktan henüz dönmüş bir tekne gibi yanaştı çakılların üstüne. Olması gereken yerin burası olup olmadığı hakkında hiç münakaşaya girmeden avuçlarını suya değdirdi. Gözlerine sürdü akışı. Sürmelendi gözleri. Ciğerlerini korsanlardan kalma naralarla doldurdu. Bundan sonra olacakları hesaplamak yerine olmayacaklarla dertleşmek istiyordu. Anlatmaya başlamadan önce omzuna bir parmak damladı. Ürkmüş ve telaşlı bir yanak kırışıklığı ile karşıladı bu selamı. Belini doğrultabilse bir safkan atla yarışabilecek kıvraklık yanına sokuldu. Yaşanmışlığın bedene sığmış hali olan bu yaşlıca adam artık endişeyi temsil etmiyordu. Tarifsiz bir huzur işgal etmişti bedenini. Söze giriş yeri ararken sancısı son buldu.

“Ulaşabildin mi istediğin yere?”

“Bilmiyorum, buraya gelince durdurdu bir şeyler beni”

“On sekiz mevsim boyunca hiç yoruldun mu?”

“Önceleri dizlerim ağrıyordu ama sonra onlar da vazgeçti”

“Yeterince gidince her şey gidecekmiş gibi gelir.

“Yeterince gittim mi?”

“Ben de yıllardır bunu düşünüyorum, gözlerim kapalı kalsa ne değişirdi diye.”

“Salondaki çocuğa sen de çarptın mı?”

“Bir parçamla çarpıştık.”

“Ayaklarımız hala aynı mı”

“Soğuklarda sızlıyor en çok.”

“Geçti mi her şey?”

“Yandı, külleri üstüme yapıştı, her esintide dudaklarımın kenarına düşüyor.”

Yutkunduğu havayı boğazı kabul etmeyince dışarı savurdu. Bütün ihtimalleri düşünmüş ancak kendini hesaba katmamıştı. Her şeyin düzeleceği yanılgısına öyle inanmıştı ki küller gerçeği değiştirmişti. Yaşlı adamın saçlarını elleriyle taradı. Cebine bir taş, bir taş, sonsuz taş eklemledi. Ayaklarını okyanusa soktu. Çivi gibi bir soğukla karıncalandı. Önce sakalları değdi damlacıklara. Sonra saçlarını tuz kapladı. Bir gemi üzerinden geçti. Kaptan düdük çalmadı. Asırlar sonra üç kişi kıyıya vurdu.

ANIL TOPÇU

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Write a Comment

Leave a Comment

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

ADN Bilişim Tarafından Tasarlandı